John Fowles'ın günlüklerinin ilk cildini Kindle'dan orijinal dilinde okudum. Zaman zaman elime aldığım, yaz boyu dönüp baktığım, yazarın 20'li ve 30'lu yaşlarına tanık olduğum, sevdiğim bir yazarla hem bağ kurup kendimden bir şeyler bulduğum, hem kendisini daha yakından tanıdığım, hem de birçok yazar ve sanatçı günlüğünde olduğu gibi kendimi röntgenci gibi hissettiğim bir okuma serüveniydi. Sadece günlük olarak değil, deneme ve düşünsel yazılar şeklinde de okunuyor. Fowles gibi keskin gözlemci bir yazarın günlükleri de sıradan olamazdı elbette.
Fowles'ın Oxford'dan mezun olup yazar olma hayalleri kurduğu ve öğretmen olarak iş aradığı günlerle başlıyor 1940'lı yıllardaki günlükleri. Ailesinin gelenekçiliğinden ve konformizmden uzak, sosyalist, çevreci, varoluşçu ve entelektüel bir kişiliğinin olduğunu öğreniyoruz hemen. Emperyalizmden, monarşiden, kraliyet klişelerinden pek hazzetmezmiş. İleride Amerika'ya gittiğinde Amerika'ya dair izlenimleri de bu yönde ama oraya sonra geleceğiz.
İlk gençliğinde Yunanistan'ın Spetsai Adasında kısa bir süreliğine öğretmenlik yapıyor. Günlüğünün bu bölümlerinde İngilizlerle Yunanlar arasındaki hayata bakış ve davranış farklarından bahsediyor. Kendini bir nebze özgür hissediyor burada, sık sık doğa yürüyüşlerine çıkıyor ama öğretmenlikten çok yazarlıkla hayatını geçirmek istediğinden ve toplumun dayattıklarına katlanamadığından hep huzursuz. Doğa betimlemeleri güncelerinde de çok yoğun, şiirsel ve izlenimci. Büyücü'nün atmosferinin nereden geldiğini anlamak zor değil. İlk dönem günlüklerinde sanki yazarlığını test etmeye çalıştığı izlenimini veriyor bu bol betimlemeli yazılarıyla. İnsanları tanımaya çalışırken de önyargılı olmakla açık fikirli olmak arasında gidip geliyor. Romanlarındaki psikolojik analizlere de hazırlık yapmış gibi. Bazen kinik, alaycı ve karamsar ilerliyor günlükleri. Parasız geçirdiği günlerin az olmayışının da bunda etkisinin olduğu kesin.
İngiltere'ye dönüşünden, İskandinavya ve Fransa gezisinden bahsederken yaşamına giren kadınlardan da bahsediyor Fowles. Genç Fowles'ta fanteziler ve tutku epey yoğunmuş. Psikolojik açıdan da az zorlanmamış gelgitli ilişkileriyle. Özel hayatı, aşk üçgenleri, kararsızlık yaşadığı romantik dönemleri bu bölümlerde beklemediğim kadar yer tutuyor. En çok da, daha sonra eşi olacak Elizabeth Whitton ile yasak aşkı öne çıkıyor. Çiftin ilk yılları ekonomik zorluklarla, toplumsal bocalamalarla, bohem donelerle ve bir hayat kurma çabalarıyla geçiyor. Elizabeth'i bazen aşırı duygusallıkla ve dengesizlikle suçluyor Fowles ama birbirlerinden de kopamıyorlar. Bir de Elizabeth'in bakış açısını görmek vardı tabii. Fowles bir yandan da Koleksiyoncu'yu yazmaya başlıyor. Arada Büyücü'den ve Aristo üzerinde çalıştığından dem vuruyor.
Güncelerinde sadece kişisel gözlemlerinden ve deneyimlerinden değil, okuduğu yazarlardan, izlediği filmlerden, dinlediği müziklerden ve politik gelişmelerden de bahsediyor. Seçim sonuçlarına sinirlenmediği anlar pek yok (Haliyle tanıdık tepkiler.) Bazı yazarlara karşı bakış açısı günceleri okuyanlara yeni bakış açıları kazandıracak denli düşündürücü. Roman yazmasa gazete ve dergilere zehir zemberek eleştiriler yazabilirmiş. Bir yazar olarak kendisini İngiliz edebiyatına değil de, Fransız var oluşçulara yakın hissettiğini öğreniyoruz güncelerinden. Jane Austen'ı seviyor (Austen'ın karakter yaratımını küçümseyenlerden değilmiş), Brontelere pek bayıldığı söylenemez, Dickens'ı başarılı buluyor, Hardy hayranı, Lawrence'a önem veriyor, Shakespeare'e herkes gibi aşık, Forster'ı eleştirmekten geri durmuyor. Eski Yunan uygarlığına ve çeşitli filozoflara dair de engin bilgileri mevcut. Sinemasal olarak da arthouse'a yakın zevkleri var. Antonioni ve Yeni Dalga yönetmenlerinin adı geçiyor güncelerinde. Hollywood sisteminden ise nefret etmiş. Koleksiyoncu'nun sinema uyarlaması serüveninden sıtkı sıyrılarak çıkıyor.

Koleksiyoncu'nun yayınlanışına geliyoruz. İlk romanıyla çarpıcı bulunan, fakat romanının sıradan gerilimlerle karşılaştırılmasından rahatsız olmakta haklı olan Fowles'ın eşiyle maddi sıkıntıları nihayet azalarak bitiyor. Miranda ve Ferdinand'ın temsil ettiklerini önemsemeyen basın mensuplarına da, Hollywood kodamanlarına da laf anlatmaktan bıkıyor. Koleksiyoncu'nun sinema uyarlamasından itinayla uzak duruyorum şahsen. Fowles da pek gönüllü olmamış zaten uyarlama işine ama bir noktada kontrolden çıkmış proje. William Wyler ve yapımcılar romanın finalini değiştirmek istemişler. Amerika'da geçirdiği günlerde Hollywood'u da yakından tanıma fırsatı bulmuş yazar. Amerika izlenimleri ve entrika dolu stüdyo kulislerindeki günlerini yazmış. Sonunda tüm bunlardan kaçıp kendini İngiliz kırsalına atmış. Eşi Elizabeth'le nihayet kendilerine ait bir ev arayışının yorgunluklarıyla devam ediyor günlükleri daha sonra. Arka planda da, Büyücü'yü yazmaya devam ediyor.
Aristos'u yazıyor ama pek beğenilmiyor. Oldukça sert eleştiriler alan bu kitabını henüz okumadım şahsen ama güncelerinden sonra merak etmedim desem yalan olur. Güncelerin ilk cildi Büyücü'nün tamamlanmasıyla sona eriyor. Herkesin beklentilerinden farklı bir yön çizmek istediğini açıkça dile getirmiş Fowles bir yazar olarak. Koleksiyoncu'dan sonra kolaya kaçabilirmiş fakat sembolizmle, felsefeyle, var oluşçulukla dopdolu başyapıtını yazmayı seçmiş. Büyücü'yü yazarken az ter dökmediğini görmek şaşırtıcı değil. Finali sonradan değiştirmiş. Bu romanında da, insanların karakterlerine olan bakış açısının sığlığından şikayet ediyor. Romanlarının finalleri için kılı kırk yardığını ve belirsizlikler üzerine düşündürmeyi sevdiğini okuyanlar bilir.
Fowles'ın gençliğinin ilk yılları bir yazar olarak adını duyurma ve kendini kabul ettirme, ailesinin gelenekselliğinden farklı bir yön çizme ve geçim sıkıntılarıyla geçmiş. Başarıya ulaşınca da melankoliden kurtulabildiği söylenemez. Yanlış anlaşılmak ve yaşamına anlam verme çabasındaki mücadeleleri sonraki dönemlerinde de devam etmiş. Açıksözlü, derin düşünceyle geçen bir yaşama önem veren, Montaigne'e saygı duruşunda bulunan, duyarlı, tutkulu ve bazen de önyargılı ve elitistliğe meyleden biriymiş ve aslında kendi karakterini de romanlarına ve romanlarındaki karakterlerine yansıtmış diye düşündüm okurken.
Yazarların yaratım süreçlerine tanık olmak ulvi bir tecrübe sayılabilirse de günlüklerini okumak aslında riskli. Özellikle sevilen bir yazar söz konusu ise pek sevmediğimiz yanlarıyla karşılaşıp hayal kırıklığına uğrama ve yazardan uzaklaşma tehlikesi de hep var. Fowles'ın günlüklerinde zaman zaman kibir ve elitizm de hissedilebilir fakat eleştirdiklerinin çoğuna katılmamak da mümkün olmuyor. Yaşamını dümdüz yaşamamaya ant içmişçesine kendini yazıya ve sanata vermesi boşuna değil. Kendisini anlayamayan ebeveynlere sahip olmanın sonuçları olsa gerek bu tavrı. Kendisini en çok yargılayan da aslında yine kendisiymiş. Kendini fazlasıyla ciddiye almakla kendini yermek arasındaki çelişkileri güncelerin birçok bölümünde var.
Bir insan olarak, övülecek yanlarıyla ve zaaflarıyla John Fowles'ı daha yakından tanıyoruz güncelerinde. 1940'lar 50'ler ve 60'lardan bu yana bazı şeylerin toplumda ve dünya genelinde hiç değişmediğini de görüyoruz. Kapitalizmin dayattığı sığ hayat tarzının o yıllardan bu yana daha da yoğunlaştığını görmek üzücü. Günlüklerin otobiyografiye dönüştüğü örneklerden bile sayılabilir.
Güncelerin 2.cildine kendimi kaptırmadan biraz ara vereceğim. 2.cildi okuduğumda da yine blogda buluşacağız.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder