--KİTAPLAR---
Bu ay bayıla bayıla okuduğum kitap sayısı daha az. Clarice Lispector ve Laszlo Krasznahorkai gibi özel yanlarıyla sevdiren yazarlar yine üzmediler. Violaine Huisman çetrefilli bir anne kız ilişkisini çok iyi irdeleyip yazmış. Gospodinov bildiğimiz hinliklerle öykülerinde de sevdirdi. Ayın özeti için buyrunuz.
Kate Atkinson - Hayat Sil Baştan: Hayatımızı sil baştan yaşasaydık nasıl olurdu sorusunu inanılmaz yaratıcı bir kurguyla romana dönüştürmüş Kate Atkinson. Ursula aynı hayata tekrar tekrar yeniden gelirken her seferinde yeni detaylar karşılıyor okuru. Fakat itirazım şu ki, her bölümde Ursula hayatına yeni baştan başlarken bazı bölümler doludizgin ilerliyor, bazı bölümler ise aşırı durağan bir akışta. Bölümler arasında bir dengesizlik vardı bence. 1910'lu yıllardan 2.Dünya Savaşı sonrasına kadar geçen dönemde yaşayan insanların kaygılarını, dönemin portresini, kadınlara yapılan dayatmaları, iki dünya arasındaki psikolojiyi başarıyla işlemesi romanın iyi yanları. Ursula'nın iç dünyasına giremememiz yazarın bu karakteri daha çok hayatının ve o dönemin bir tanığı şeklinde portrelemesinden kaynaklanıyor olsa gerek ama ben karakterin psikolojik gelgitlerini daha çok görmek isterdim. Onun yerine ailesi ve çevresindekilerle arasında geçen ve hepsi de pek bir yere varmayan durağan diyaloglarla geçen bölümler var. Tekrarlı anlatımı da abarttığını düşünüyorum. Çok daha heyecan verici bir kurmaca eser olabilirdi elimizdeki ama ben her bölümü şevkle okuyamadım. Özetle, ilgiyle okuduğum ama aradığımı bu sebeplerden dolayı tam olarak bulamadığım bir roman Hayat Sil Baştan.
Laszlo Krasznahorkai - Yeşaya Geldi: Savaş ve Savaş romanının öncülü bir monolog anlatısı Yeşaya Geldi. Yazarı sevenlerin daha çok seveceği bir anlatı. Dünyanın çürümüşlüğü, insanların yozlaşmış halleri, nihilizmi 55 sayfada sorgulayan bir yapı. Tek mekandaki sarhoş bir karakterin sayıklamaları gibi görünen bu uzun iç gözlem ve monolog serisi herkese hitap etmeyebilir. Yazarı sevenlerden, Savaş ve Savaş romanına bayılanlardan biri olarak yazarın edebiyata kattıklarına bir kez daha hayran oldum ben okurken. Dünyanın kıyısındaki araf gibi hissettiren o tek mekanda çevresindekilere dair gözlemleri de felsefi sorgulamalarla birlikte okuyoruz. Çevirinin başarısı yazarın dehası kadar övülmeli.
Ann Patchett - Bel Canto: Uzun zamandır yarım bıraktığım bir kitap olmamıştı. Bir rehine krizindeki bir grup insanın tecrit içinde geçirdikleri belli bir süre boyunca aralarındaki etkileşim, sanatsal duyarlılıklar ve paylaşımlar aslında yeterince incelik barındırsa da aradığımı bulamadığım bir kitaptı. Kitabı okuyanların bazılarının finalden memnun kalmadığını gördüm. Çok ani gelen bir son olduğundan bahsediliyor. Fazla durağan ilerleyen bir romanın sert bir şekilde gelen finali de bana uymazdı zaten. Karakter portreleri varmış gibi görünürken terörist diye anılan protestocularla ayrıcalıklı kodaman kesim ve opera sanatçısı arasındaki çatışma ya da bağ arasında inandırıcılık sorunu da vardı ve yazarın karakterler arasında yaratmaya çalıştığı bu ikilemlere ikna olamadım. Roman bir türlü ilerlemedi benim açımdan.
Violaine Huisman - Annenin Kitabı: Psikolojik gelgitleri olan sanatçı ruhlu bir anneyle büyümenin nasıl bir şey olduğunu çok iyi yazmış ve irdelemiş yazar. Otokurmaca olduğu söylenen bu kitabın çocukların bakış açısıyla ilerleyen ilk bölümünün ardından ikinci bölümde annenin yani Catherine'in bakış açısını yaşamının tüm detaylarıyla okuyoruz. Aslında üç kuşağın travmaları söz konusu bu anlatıda. Anneannenin cinsel travmasıyla başlayan bir döngü, sevgiyle veya mesafeli bir anneyle büyümek, bir kadının inişli çıkışlı ilişkileri, bipolar psikoljisiyle şekillenen yaşamı, erkek manipülasyonlarıyla geldiği nokta ve çocukların bu ikinci bölümde bir gözlemci gibi oluşu sarsıcı bir okuma deneyimi yaşatıyor. Anne ve eş rollerini haliyle sorgulatan bir kitap. Çocukların son bölümdeki bir yetişkin olarak vedasının burukluğu da malum. Karanlığın da aydınlığın da en uç noktalarına varan bir kadının hikayesi bu aslında. Bu ay en çok etkilendiğim kitaplardan biriydi Annenin Kitabı.
Annie Ernaux - Işıklara Bak Canım: Annie Ernaux alışveriş listesi yazsa okurum diyen benim gibilerin gerçek anlamda bu dileklerini karşılayan kitap bu. Ne dilediğinize dikkat edin diyor sanki. Okumasam da olurmuş diye düşünüyorum. Aslında kapitalizm eleştirisi ve tüketim toplumunun girdiği hallere dair düşündüren gözlemlerini okumak iyiydi ama yazarın bir an önce basılmasını istediğim kitaplarından biri bu değildi. Bir blog, substack, gazete-dergi yazısı, tweet serisi gibi de okunabilecek yazıları kitapta okuduk. Bunu da küçümsemek için söylemiyorum, Ernaux'nun gözlemleri hep çok değerlidir fakat daha derinlemesine analiz arayanların beklentilerini karşılayacak kitap bu değil. Bir süpermarket gözlemleri derlemesi daha çok.
Clarice Lispector'ın Bir Öğrenme Ya Da Hazlar Kitabı'nı ne kadar çok sevdiğimden önceki blog yazımda, yani burada bahsetmiştim. Kuşatılmış Kent uzun zamandır okumayı beklediğim bir Lispector romanıydı. Her ikisini de arka arkaya okumak bir edebiyat cennetine ışınlanmak gibiydi. Yine de, Kuşatılmış Kent'i Lispector'ın sevdiğim diğer kitapları kadar benimseyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bir kentin dönüşümüyle bir kadının dönüşümünün bütünleşmiş bir anlatısı söz konusu. Olaylardan çok atmosfer önemli Kuşatılmış Kent'te. Lispector'ın edebi dehası, kendine has gözlemciliği, içe bakışının yoğunluğu ve edebiyata kattığı üslup güzelliğiyle bilinç akışı burada da karşımızda olmasına rağmen karakterin içe bakışının yoğunluğunu beklediğimden daha az buldum. Karaktere en mesafeli kaldığım anlatılarından biriydi Lispector yazını içerisinde. Lucrecia'nın edilgen görünen halleri illaki bana da geçmek zorunda değil tabii ama meramımı anlatabildiğimi umuyorum.
Georgi Gospodinov - Ve Her Şey Aya Büründü: Şu ana kadar sevmediğim kitabı yok Gospodinov'un. Kendine özgü kurmaca tercihlerini Ve Her Şey Aya Büründü adlı öykü derlemesinde de görüyoruz. Mizahla melankoliyi deneysel kurmacaya çok zekice yerleştirmiş. Bilim kurgudan sürrealizme uzanan bir yelpaze mevcut bu öykülerde. Yaşam ve ölüm, göç ve memleket acıları, gün batımı uzmanlığı, muzip tesadüfler, ahir zamanlardaki ruhlar ve dünyanın çehresini değiştiren bilimsel gelişmelerin etkileri öykülerin temalarından bazıları. Çoğu öyküyü sevdim, belki iki üç öykü beklediğim verimi vermedi ama bir bütün olarak baktığımda edebiyattaki hem hayatın tam içinden gerçekleri hem de başka dünyalara götürme havasını birleştirmesini ve detaylarla leziz tatlar yakalamamızı sağlamasını sevdim yine. Gospodinov'u nüanslarını yakalayan çok iyi bir çeviriden okuduğumuz için de şanslıyız.
Agota Kristof - Neredesin Mathias: Agota Kristof'un 2 öyküsünün yer aldığı bu kitapta kitaba adını veren öyküde Büyük Defter'deki ikizler anlatısının izlerini görüyoruz. Erkek kardeşlerin yıllara yayılan bağını zamanın geçişini detaylara yansıtarak kısacık anlatıya yerleştirmiş. Edebi kaygıları bu öyküden hissediliyor hemen yazarı tanıyanlar ve sevenler için. Fazla kısaydı diye eleştireceğim sadece. İkinci öyküde aralarında 10 yaş bulunan bir genç kızla bir erkek arasındaki diyaloglarda muziplik de var, melankoli de. Yazarın tebessüm ettiren diyalog seçimleri var bu öyküde ama mutlaka okumanız gerekir diyemeyeceğim.
Edouard Louis - Monique Kaçıyor: Şefkatli ve içten bir Edouard Louis kitabı bu. Annesinin baskıcı eşinden kaçıp kendine yeni bir hayat kurduğu, kendi evine yerleştiği ve kendini gerçekleştirme yolunda çok önemli adımlar attığı dönemi anlatıyor. Ekonomik özgürlüğün bir kadın için her şey olduğunu vurguluyor. Virginia Woolf'a, çokça andığı Didier Eribon'a atıfta bulunuyor. Bir Kadının Hayatı ve Dönüşümleri'nden daha hafif bir anlatı aslında. Kendi açısından özeleştirisini de aralara sıkıştırmış Louis.
---SİNEMA---
Let's Scare Jessica To Death
1970'lerden gerçeklerle hayaller arasında kalmış bir kadın karakterin ekseninde atmosferi öne çıkaran bir korku-gerilim filmi. Folk horror havasını, küçük kasaba gerilimi gibi çekilmiş olmasını, bir yandan da psikolojik korkuya odaklanmasını, ani ürkütücü anlara pek yüz vermemesini sevdim. Vampirler var mıdır, yok mudur sorunsalıyla doğaüstünü olduğu gibi kabul edemeyen ve sorgulayan bir tekinsiz anlatı olması izleyenlerin beklentilerine göre klişe de bulunabilir ama atmosferik korkunun iyi bir örneği bence bu film.
Mamma Roma
Oğlunun düze çıkması, sınıf atlaması ve hayatını kurtarması için küçük kentten şehre gelen bir kadının hayat mücadelesi olarak İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin hakkını veriyor bu Pasolini klasiği. Yeni izlediğim bu filmde Pasolini'nin görsel tercihleri ve kamera kullanımı, yollarda, toz toprak içinde ve kenar mahallelerde çıkışsız hisseden karakterlerin sistemden kopamayışını etkili bir dille anlatılmasını sağlamış. Seks işçiliğini bırakıp pazarcılık yapan bir anne olarak Anna Magnani çocuğu için güçlü kalmaya çalışan anne prototipinde çarpıcı bir portre sunuyor. Filmi çok iyi taşıyor Magnani'nin dinamik performansı. Mizahla karışık dram havasını da bu güçlü kadın karakterin mimiklerinde olduğu gibi görebiliyoruz. Şefkatli bir melodrama dönüşen filmde anne oğulun çabaları sosyalist sistem eleştirisine katkıda bulunuyor. Etkilenmeden izlemek zordu.
Drop Dead Gorgeous
Güzellik yarışmalarını ti'ye alan bu filmin 1990'lardan deneysel bir mockumentary havasında çekildiğini bilmiyordum. İzleyince öğrendim ve güzel bir sürpriz oldu filmin bu tarzı. Yer yer illaki abartılı seçimler var senaryoda fakat ABD'nin temsil ettiği adaletsizliklere de dokundurmayı ihmal etmemiş eğlendirirken. Kadro da sürprizlerle dolu. Amy Adams'ın saf kızıl aday rolünde şaşırttığı, Kirsten Dunst'ın ilk gençliğinde rolünü başarıyla kotardığı, diğer karakterlerin de filmin absürt yapısına katkıda bulunduğu bir eğlencelik. Amerika'nın küçük kasabalarındaki tutucu gerzekliklerden epey alaycı hikayeler çıkıyor. Drop Dead Gorgeous da bunun eğlenceli örneklerinden biri. Güzellik yarışmalarının kadın bedenine karşı dayatmalarından ziyade bir sınıf çatışması gibi ele alındığı bir film olması da enteresan bence. Anoreksiyaya dair sahneler ofansif gelebilir.
Fay Grim
Hal Hartley özlemimi daha önce izlediğim Henry Fool'un devam filmleriyle giderdim. Henry'i arayan arayana bu filmde. Henry'nin peşindeki Fay Grim'in yolu İstanbul'a kadar düşüyor, kaldığı otelde Sibel Kekili'ye bile rastlıyoruz hatta. Filmin güzel sürprizlerindendi bu. Ajanlık komedisiyle ilişki komedisini ve aile dramını kendine has Hal Hartley mizahıyla ve yine karamsar bakış açısıyla izliyoruz. Parker Posey döktürmüş sağ olsun her zamanki gibi. Kadrodaki tanıdık Hal Hartley konuklarının da ondan aşağı kalır yanları yok. 11 Eylül'den sonra çekilmiş bir film için Amerikan paranoyalarını didikleyen, kah çaktırmadan kah alenen tüm o paranoyalarla dalga geçen bir film. Olayların aşırı dallanıp budaklanması yorabilir ama Hal Hartley sevenleri mutlu eder.
Ned Rifle
Henry Fool üçlemesinin son filmi bu kez Henry'nin oğlunun babasını arayışı, yaşamına dair sorgulamaları ve hayattaki yönelimiyle ilerliyor. Aubrey Plaza Hal Hartley evrenine cuk oturmuş fakat karakterinin fazla objeleştirilmesini sevemedim .Femme fatale'lerle dalga geçen bir havası da var, kendini çok ciddiye aldığı yerler de. Kara komedi yine had safhada bu filmde de. Tanıdık yüzler karşımıza çıkmaya devam ediyor. Finali ise çok ani geliyor. Bu seriye daha etkili bir final yakışırdı dedirtiyor. Yine de, Hartley karamsarlığından ve absürtlüğünden nasibini almış. Entelektüel mizahla kara mizahı başarıyla birleştirmiş genel olarak.
The Red Shoes
Tam bir kaybeden öyküsü. İşsiz, boşanmış, kızının üniversite eğitimi için para biriktirmeye çalışan bir şairin öyküsünü Kolombiya'daki toplumsal gerçekleri arka planına alarak anlatan film trajikomik bir seyir izliyor. Bir lisede işe girince şiir ve çizim yeteneği olan bir kız öğrencisine destek oluyor. Diyaloglar da mizahtan nasibini almış ama son kertede hüzünlü bir hikaye bu. Duygusal yükten nasbimizi alıyoruz izlerken. Tam klişeye bağlayacak bir mentor-çırak ilişkisine dönüşecekken yanlış anlamalardan ve linççilikten nasibini alan twistlerle devam ederek şaşırtıyor film. Tek odada koca bir ailenin yaşadığı, kız çocukların erken yaşta hamile kaldığı, paralı eğitimin yarattığı umutsuzluğun diz boyu olduğu, belli bir sosyal sınıftan olan insanların seçeneksizliği, ana karakterin Latin Amerikalı şairler ve yazarlar hakkında atıp tuttuğu eğlenceli anekdotlar filmi güçlü hale getirmiş. Hayallerle gerçekler arasında kalan karakterlerin iç dünyalarını ve mücadelelerini yansıtan filmlerin en iyilerinden son dönemde. Epeydir bir filmde ağlamamıştım. Son örnek bu oldu.
--- BELGESEL---
Powaqqatsi
Godfrey Reggio'nun diyalogsuz, deneysel, etnik, elektronik ve piyanolu müziklerle ve Philip Glass etkisiyle yerel kültürler ve sanayi çatışmasını gözler önüne serdiği Koyaanisqatsi belgeselinin sonrasında bu belgeselde de benzer nüanslar göze çarpıyor. Yerel kültürlerin, yoksulluğun, emperyalizmin etkilerinin endüstrinin getirip götürdükleri, gelişmek veya gelişmemek üzerine düşündürdüğü, görüntüleriyle yine büyülediği çok özel bir belgesel. Müzik ilk belgeselde yer yer yorucu gelmişti. Bu kez daha ölçülü geçişler var.
---DİZİLER---
Daredevil: Born Again 2.Sezon
Charlie Cox'u Daredevil olarak izlemeyi seviyorum. Karen de iyidir kim ne derse desin. (Kim ne diyor demiyor, bu tür süper kahramanlı dizilerde çok kulak asmıyorum, hatta genel olarak dizilerde kendi keyfime bakmayı tercih ediyorum artık zira internetteki her kafadan sesin arasından çıkan trol, zorba, üsttenci, saygısız yorumlar bıktırdı.) Diziye dönersek Fisk'le mücadelenin yorduğunu, sonunun yine de makul bağlandığını ve en azından ilk sezona göre daha dişe dokunur bir yerlere doğru gittiğini düşünüyorum. Fisk konusunda içim tam soğumasa da spoiler veremeyeceğim nedenlerle içim bir yandan da soğudu, öyle diyeyim. Aksiyon sahneleriyle karakter dinamikleri dengeli işlenmiş 2.sezonda. Daredevil'ın yeri ayrı dedirten senaryo tercihlerini de seviyorum. Mahkeme sahneleri en az aksiyon sahneleri kadar hop oturup hop kaldırdı. Jessica Jones'u yeniden görmek güzeldi, yetmedi, o da dönsün, teşekkürler.
Hacks 5.Sezon Devam-Final Bölümleri
Deborah'nın Madison Square Garden'da sahne almaya hazırlandığı, Ava'yla ortaklıklarının ve dostluklarının artık iyice bütünleştiği, sektörün ikiyüzlü tavırlarına ağzına geleni söylerken eğlendirmeye devam ettiği, diğer karakterlerin de hakkının verilerek önemsizleştirilmeden mücadelelerinin sunulduğu pek şahane bir final sezonuyla karşımızdaydı Hacks. Deborah'nın her seferinde dibe vurup anka kuşu gibi ayağa kalktığı, Ava'nın yeni nesli temsil ederken kuşaklar arasında bir köprü gibi kendisine yazılan diyaloglarla eğlendirdiği ve ikisinin arasındaki dinamiği çok özleyeceğim bir sezondu. Ava'nın kendi yolunu bulmaya çalışırken girdiği depresif ve şaşkın haller 2000'ler ve 2010'larda gençlik buhranlarını, mesleki kaygılarını veya ilişki gelgitlerini yaşayan nesle çok tanıdık gelecektir, geliyordur. Final bölümüne gelince hem tahmin ettiğim hüznü, hem umudu gördüm. Çok özleyeceğim bu ikiliyi ve dizinin mizahını.
The House of The Spirits (Ruhlar Evi)
Ruhlar Evi'nin Prime'daki uyarlaması bir edebiyat uyarlamasından bekleyebileceğimiz her şeyi sunuyor. Kitaba tematik olarak, karakter portreleri açısından ve atmosfer bağlamında çok sadık bir uyarlama karşımızda. Allende hayranları için bulunmaz bir nimet bile olabilir bu uyarlama. Büyülü gerçekçiliği görsel tercihleri ve atmosfere verdiği önemle de seyirciye geçirmeyi başarıyor. Oyuncu seçimleri de fevkalade. Kitap uyarlamaları konusunda İngilizlerden sonra Güney Amerikalılara da güvenebiliriz artık diye düşünüyorum (Diğer örnekler için bkz: Ölü Kızlar ve Yüz Yıllık Yalnızlık). Esteban'a olan nefretim dizide de ayyuka çıktı. Üç kuşağın dramatik hikayesi bir yana, siyasi çalkantıları, protestoları, diktatörlüğü de en az aile draması ve kadınlara yapılan zorbalıklar kadar iyi işlemişler dizide. Büyülenerek izledim.
Good Omens Finali
Bir kıyamet komedisi diye başladığım dizi Aziraphale ve Crowley'nin dostluk, düşmanlık ve aşk ilişkisine dönüştü. Ben memnunum. David Tennant ve Michael Sheen'i bir arada izlemek hep keyifli. Bir pandemi dizisi olarak çekilen Staged'in yerlere yatıran gerçekle kurgu iç içeliğinin ne kadar keyifle izlendiğini burada tekrar hatırlatayım. Good Omens finali tek bölümle geldi. Yetti diyemesem de bu ikiliye biraz buruk biraz da makul sayılabilecek bir akıbet yazmışlar. Dünyanın akıbeti de haliyle ikilinin akıbetiyle bir arada. Bunu izlerken Supernatural'daki kıyamet, iblisler, melekler, Castiel vs. gibi unsurları özledim. Ben finali beğendim özetle. Artık cennet-cehennem bürokrasisinden de sıkılmıştım zaten.
The Lost Room
The Lost Room tam aradığım gizem dizisiymiş meğerse. Hep listemdeydi, yeni izledim. Peter Krause, Julianna Margulies, çocuk haliyle Elle Fanning, Kevin Pollak, Peter Jacobson dizideki en tanıdık isimler. Gizli bir odanın fantastik varlığıyla gizemli objelerin peşinde gittikçe ivme kazanan bir senaryo. Heyecanı yüksek bir mini dizi. Finalde açık kapı bırakılsa da aslında tadında bırakılmış. Uzasaydı benzer başka gizem dizileri gibi saçma bir yöne sapabilirdi. Gizli örgütler, kayıp nesneler, gerçekliğin eğilip bükülmesi, baba kız hikayesi, şaibeli karakterler dozunda işlenmiş. Comfort dizilerime bir yenisi daha eklendiği için sevinçliyim.
Okuyan ve takip eden herkese iyi bayramlar dilerim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder