Cumartesi, Ekim 06, 2007

the fountain, marie antoinette

The Fountain

Zamana direnen bu aşk öyküsünün, ya da aşk öyküleri de denilebilir, ağlatma potansiyeli oldukça yüksek.
Sonsuzluk, yaşam, ölüm, aşk, hayat ağacı, var olmak, yıldızlar, gökyüzü, özgürlük, sevginin gücü...
Günümüzde geçen bölümleri izlerken darma duman oldum. Hem bu kadar yalın, hem bu kadar güçlü bir öykü anlatma stili her yönetmende mevcut değil. Yalnızca Xibalba'da geçen ve parlak sarı ışığın hakim olduğu bölümlere ısınamadım.

Bu film hakkında yorum yazmaya çalışmak yel değirmenleriyle savaşmak gibi ve ne kadar çok sözcükle betimlemeye çalışırsam çalışayım, etkisini tanımlamakta güçlük çekerim.
Prestige dahil, hiç böyle güçlü, ağlamaklı, çırpınan bir Hugh Jackman görmemiştim.
Rachel Weisz'ın da sırf yıldızları gülümseyerek izlediği sahneler bile filmi izletmeye yetiyor.


Marie Antoinette

Burjuvalığı iliklerine kadar yaşayan ve hisseden kraliçe gitmiş, yerine kırılgan, hüzünlü, naif bir kraliçe gelmiş.
Avusturya prensesi Marie Antoinette Versailles sarayına gelin gider. Bir erkek çocuk dünyaya getirerek tahttaki yerini sağlamlaştırması beklenir. Sarayın tüm o tantanasında yapayalnız, erkek çocuk yapma zorunluluğundan ve kocasının mallığından bunalmış bir kraliçe izleriz film boyunca. (Kirsten Dunst gibi bir hanım kızı reddeden bir Jason Schwartzmann'a başka ne denilebilir ki). Kraliçe kızımız kendi dertleriyle haşır neşir olduğundan halktan bihaber, pastalar, takılar, elbiseler, balolar arasında eğlenceli bir yaşam sürmektedir. Ne evliliğinde mutludur, ne saltanat ortamında, ne de saray halkıyla birlikteyken. Kendini zevk-ü sefaya verir.
Kafamızdaki o meşhur kraliçenin yerinde yeller esiyor bu filmi izlerken. Hatta o meşhur lafının bile bir rivayet olduğu vurgulanıyor. Filmin bu "kırılgan ve naif kraliçe" tavrı çoğu izleyen için bir sövgü nedeni olarak kullanılabilir. Ama yönetmenin bu radikal tavrı filmin kötü olduğunu göstermiyor kanımca. 2 saati aşan süresi boyunca hiç sıkılmadım izlerken. Rengarenk, cıvıl cıvıl, eğlenceli. Balolar ve dedikodu ortamı bir liseli gençlik filmini bile andırmakta. Sanırım yönetmen Sofia Coppola dönemin kadınlarının kıstırılmışlığını göstermek için böyle bir tavır takınmış.
İzlenmesi hoş bir film Marie Antoinette. Post-punk müzikleri de eğlenceliliğini artırıyor. Kirsten Dunst ve Asia Argento izlemeye değer performanslar sergiliyorlar, ki Asia Argento hem simsiyah saçlarıyla hem de saray ahalisine ve temsil ettiklerine tezat yaşam tarzı ve tavırlarıyla filmin en eğlenceli karakteri. Yine de yönetmenin Virgin Suicides ve Lost in Translation filmlerinin yeri başkadır gönlümde.

4 yorum:

Ludmilla dedi ki...

Xibalba kısmını ben de çok sevememiştim Fountain'de ama günümüzde geçen bölümlerde hem Hugh Jackman'a hem Rachel Weisz'a bayılmıştım. Fountain beni çok etkilemişti izlediğimde, tekrar izleyeceğim demiştim. Hazır tekrarlara başlamışken ona da bir el atayım :D

Sera dedi ki...

gene aynı bölümlerden etkilenmişiz :)

mayksisman dedi ki...

virgin suicides'ı sonunda aldım. izlicem işallah. 99'^da çıkması bile yeter de artar :)

Sera dedi ki...

seveceğini düşünüyorum. izleyince fikrini söylersin ;)