
Müzisyen olarak yetiştirilen iki küçük kızkardeşin çocukluk hallerini gördükten sonra büyüdüklerini görüyoruz ve yönetmen önce Hilary'nin bakış açısıyla anlatmaya başlıyor aralarındaki ilişkiyi.
Hilary çok iyi flüt çalıyor olsa da, heyecanı yüzünden sınavlardan geçememekte, hocalarının karşısında eli ayağı birbirine dolaşmaktadır ( tanıdık geldi mi:) ). Ondan etkilenen genç müzisyen Kiffer, Hilary'nin sahneye çıkmasına yardımcı olur. Aralarındaki etkileşim karşılıklıdır ve kaçınılmaz aşka yelken açarlar.Bu arada Jackie'nin konser vermek için sürekli uzaklara gittiğini öğreniriz. Eve dönüşlerinden birinde Hilary duygularını Jackie'yle paylaşır; çok sevdiği ve kan bağından öte bir bağlılıkla sevdiği kız kardeşi Jackie ise beklediği desteği vermez. Soğuk ve kıskanç bir izlenim bırakır Hilary'de ve Kiffer'la aralarındaki ilişkinin uzun süremeyeceğini öngörür. Hilary kardeşinin bu tutumu karşısında hayal kırıklığına uğrar.
Hilary evlenir, çoluk çocuğa karışır ve müzik hayatı mazide kalır tahmin edilebileceği üzere. Buna karşın Hilary kariyer eksikliğini hissetmeyecek kadar mutludur. Küçük bir kasabadaki kır evinde, kendisi de artık müzikle pek haşır neşir olmayan eşi ve çocuklarıyla mutlu izdivacını sürdürmektedir. Taa ki günün birince Jackie'nin habersiz kendisini görmeye gelmesine kadar...
Başlangıçta çok sevinçlidir kardeşler, özlem giderirler bol bol. Zamanla Jackie'nin davranışlarında birtakım dengesizlikler göze çarpar. Kardeşinin kocasını paylaşmak isteyecek kadar ileri gider. Hilary kız kardeşinin kendisine zarar verecek duruma geldiğini görünce bu teklifini bile kabul eder. Kardeşiyle paylaşmadığı hiçbir şey kalmamıştır artık...
Yönetmen Anand Tucker bu noktadan sonra olayları Jackie'nin bakış açısından sunmaya başlar. Jackie çok başarılı bir çello sanatçısıdır. Çocukluğundan itibaren edindiği popülarite, verdiği konserler yüzünden sürekli çıkmak zorunda olduğu yolculukları getirir beraberinde. Eviyle, ailesiyle ve dolayısıyla Hilary'le vakit geçirmeye vakti olmaz. Veda edemeden yolculuğa çıkmak zorunda kalır kimi zaman. Havaalanlarında, otel köşelerinde, dilini bilmediği ülkelerde çellosuyla bir başınadır. Konserler arttıkça ünü, çellosunun üzerindeki seyahat etiketleri arttıkça yalnızlık duygusu çoğalır.Dil bilmediği için kirli çamaşırlarını yıkamasını isteyemez kimseden kaldığı bir otelde, çamaşırlarla ne yapacağını bilmediğinden onları ailesine gönderir. Ailesi gelen paketin Jackie'nin onlara gönderdiği sürpriz bir hediye olduğunu sanır. Hilary paketi açınca kirli çamaşırlarla karşılaşan ailenin yüzlerinden okunan hayal kırıklığı önce Hilary'nin bakış açısıyla verilmiştir filmin başlarında. Jackie'nin dünyasının anlatıldığı bölümde bu sahneleri tekrar izleyince yönetmenin bu ikili bakış açısını benimsemesi yüreğimize dokunur.
Jackie konserleri sırasında tanıştığı bir müzisyene yakınlık duyar. Müzisyen genç de ondan etkilenir. Ama bu etkilenim Jackie'nin müzisyenliğine olan hayranlığı mıdır, yoksa kendisine duyduğu sevgi mi... Jackie bundan bir türlü emin olamaz. "Çello çalmasaydım beni yine sever miydin?" diye sorar. Çevresindeki insanlar onun müziğine hayrandır, kendisi ise iliklerine kadar yalnız...
Her şeyi bırakıp kardeşinin yanına koşar günün birinde. Müzisyen eşi de gelip kız kardeşi Hilary'ye onun için her şeyi yaptığını ama neden böyle davrandığını anlayamadığını anlatır. Jackie ise Hilary'nin yaşantısına ve aile saadetine hayrandır. Çocuklarını kendi çocukları gibi sever. Hilary'nin bakış açısıyla izlerken "kötü kadın müzeyyen" gibi gördüğümüz Jackie'yi filmin bu kısmında izlediğimizde işin rengi değişir. Bambaşka gözlerle izleriz artık Hilary'nin kocasını Jackie'yle paylaşmasını.
Hilary bu "paylaşıma" belli bir süreye kadar katlanır. Günün birinde ise canına tak eder bu durum ve Jackie'ye yol görünür. Hilary'nin tek yaptığı kardeşini mutlu etmeye çalışmaktır ama Jackie'nin kendi yaşantısına dönmesini ister artık. Jackie konserlerine ve müzik kariyerine dolu dizgin devam eder, müzisyen eşi de ona müzik yaşantısında yardımcı olur. Çellosu ise Jackie'yi delirtmeye başlar bir süre sonra. Bir çeşit titreme hastalığına yakalanır ve eskiden özgürlüğünü kısıtladığını düşündüğü çellosundan uzaklaşır gitgide. Çello çalamadıkça etrafındaki insanlar azalır. "Çello çalamasam beni yine sever miydin" sorusunu hatırlarız yine. İnsanlar müzik yaptığı sürece ona saygı duyarlar ve severler onu. Hastalığı ilerledikçe de trajikleşir film...
Emily Watson mükemmel oynuyor filmde. Lars von Trier'in sinirleri zorlayan filmi Breaking The Waves'deki performansına benzer bir oyunculuk sergiliyor Jacqueline DuPre rolünde. Hatta belli bir süre sonra sırf Emily Watson'ı takip ediyoruz filmi bırakıp. Hilary'yi canlandıran Rachel Griffiths de en iyi rollerinden birinde karşımıza çıkıyor.
Yönetmen Anand Tucker'ın "aile kurmayı seçen kadın mutlu olur, kendisini kariyerine veren kadın mutsuzluğa mahkumdur" şeklinde bir yaklaşım benimsediği düşünülmemelidir filmi izlerken. Jackie'nin istemeye istemeye müzik yapmasını ve kendisine sorulmadığı halde müzisyen olarak yetiştirildiğini, sonrasında yaşadığı hayal kırıklıklarını izlerken son derece insancıl bir film izlediğimizi hissederiz. Ünün getirdiği yalnızlık ve insanların sahteliği çok ince detaylarla işleniyor. Müzikleri de bi o kadar güzel.
2 yorum:
Film beni çok etkiledi, hem oyunculuk hem hikâye, hem müzikler ve dahi bir kadının yalnızlığı, hastalığı. Bir sebebi teyzemin de aynı hastalıktan (ms)muzdarip olması.
Elgar'ın çello konçertosu ise filmi izlediğime en sevindiğim nokta oldu. Bir de harika bir çellist tanıdım.
Ehhe bu arada bu film hakkında tembellikten yazamamıştım, sevindim yazmana :)
Beklemediğim kadar etkilendim filmden . Hiç değilse Emily Watson'ın performansı bile yeterdi.
Ben de senin bu yorumuna sevindim :)
Yorum Gönder