Her film, her kitap başlıbaşına bir yolculukken, yol hikayeleri tuz biber eker bu yolculuk hissiyatına. Kurulu düzenini bırakıp içsel bir yolculuğa çıkan genç bir adamın öyküsünün anlatıldığı Into The Wild, yalnızca sisteme başkaldırıyı değil insanın kendi ruhuna karşı başkaldırısını ve kelimenin gerçek anlamıyla bir yaşam mücadelesini içeriyor. İnsanlardan kaçmak - insanları özlemek, mutlulukları paylaşmak - zorluklara birlikte göğüs germek, sosyalleşmek - yalnızlaşmak diye uzayıp giden ikilemlerle boğuşuyor kendisine Alexander Supertramp adını takan genç.Tek bir kelime etmeden, hiçbir ipucu bırakmadan sorunlu ailesini, yakınlık hissettiği tek kişi olan kız kardeşini ve Harvard'lı parlak geleceğini terk eden, paralarını ve kredi kartlarını yakarak yola çıkan adamın eylemleri ütopik, aşırı hayalci, gerçeküstü gelebilir; ya da, gerçek adı Christopher McCandless olan gencin gerçek hikayesi, hayatına ilişkin seçimleri, kolaycılığa kapılmış modern insanın modern düzenine saydırmanıza sebep olabilir. Film boyunca ise, büyük ihtimalle yüzünüze gülümsemeyle burukluk arasında seyreden bir ifade yerleşir.
Yabani doğayla yüz yüze geldiğinde hissettiği çocuksu sevinçle ölümle burun buruna gelme korkusu arasında gidip gelmeler, filmin ortalarında bir yerlerde döndüğü şehirde hissettiği garipsemeler ve tüm o ışıkların verdiği boşluk duygusu, bürokrasinin faniliği ve gereksizliği, yolculuğu sırasında karşılaştığı insanlar ve Alaska yolundaki o şahane manzaralar, son sahnelerde mideye yenen yumruk...
Sean Penn'in gerçek bir öyküden uyarlayarak yazıp yönettiği film, "Sean Penn daha çok film çeksin, Allah onu başımızdan eksik etmesin" dedirtiyor. Baş karakteri oynayan Emile Hirsch, "adımı bir kenara yazın" dedirtiyor. Oscara da aday olan Hal Holbrook'un kısacık "ters ama samimi yaşlı adam" tiplemesi filmin hoş detaylarından biri olarak aklımıza kazınıyor. Eddie Vedder'ın müzikleri için de, "film müziklerinde ayrı bi etkileyici sanki Mr.Vedder" demeyi gerektiriyor sanki.
Filmin açılışında yer alan Lord Byron şiiri:
there is a pleasure in the pathless woods
there is a rapture on the lonely shore
there is society,where none intrudes
by the deep sea,and music in its roar:
i love not man the less,but nature more...
Yeniden izlemek için sabırsızlanıyorum.
5 yorum:
uzun bi film olmasına karşın benim için tartışmasız açık ara en iyi filmiydi into the wild. ne uzunluğu sıktı, ne görüntüleri, ne senaryosu ne de yönetimi.
vermek istediği mesaj o kadar güzel desteklenmiş ki iyi bir yönetimle, film baştan aşağı oldukça zengin. hayvanı kesme sahnesinin pişmanlığı ya da sonundaki etkili ölüm sahnesi aklıma işlk gelenler. sean penn'den bu kadar mükemmel'ini beklmezdim, şaşırdım ama bayıldım da.
eddie vedder se enfes. guaranteed şimdiden çok sevdiklerim arasına girdi. hal halbrook'sa benim gönlümün oscar favorilerindendi. hem sıcak hem aksi hem de duygusal bi adamı daha iyi kimse oynayamazdı.
nasıl özlemişim bu yazıları nasıl..
triancula: uzunluğu tam tersine, nolur bitmesin dedirtti bana. manzaralar, diyaloglar, oyuncular, hepsi şahaneydi. Sean Penn'in yönetmenliğini vasat bulurdum bu filme kadar ben de. Sanırım kişisel öyküleri daha iyi yansıtıyor perdeye ve umarım böyle devam eder.
Long Nights şarkısını hatırlatırım bir de sana :)
şebotik: ben de özledim seni...
Tavsiyeler sonunda dayanamayıp izledim, tabi okul ve sağlık sorunları nedeniyle yorum yazmakta geciktim. Film güzel mi, güzel. Etkiliyor mu insanı, evet. Ama öyle ayılıp bayıldığım bir film olmadı, açıkçası. Daha etkileyici olabilirdi diye düşünüyorum, Emile Hirch'ün Supertramp'e benzerliğini takdir etsem de açıkçası aşırı itici buldum. Görüntülerse - son sahneler hariç- beni etkilemekten uzaktı. Bayıldığım sahneler kitaplardan alıntıladıkları ve Hal Holbrook'un olduğu kısımdı. Batan çok şey oldu, şekli bozulmayan sakal kesimi, biçimli tırnaklar, bir daha dere kanarına gitmemesi vs vs. Ama yine de iyi bir filmdi.
bu kadar itici bulmana şaşırdım açıkçası. ben tamamıyla sevdiğim için bir şey diyemeyeceğim.
Yorum Gönder