
It's A Wonderful Life / Şahane Hayat
"Kendini iyi hisset" filmlerinin en güzellerinden birini çekmiş Frank Capra taa 1946 yılında. Mecburiyetler ve güçlükler karşısında hayallerini çöpe atmak zorunda kalan bir adamın içsel mücadelesini, kapitalizm karşısında çarçur olan hayatları, sevgi ve inanç birleşimini anlatırken yaşamımızı nasıl kavrayıp değerlendirdiğimiz konusunda sorgulatıyor. James Stewart deyince daha çok Hitchcock filmleri akla gelse de, oyuncunun en çok döktürdüğü filmlerden biri olduğu fark edilecektir hemen It's a Wonderful Life'ın. Ayrıca 1946 yılında çekilmiş olmasına rağmen bugün çekilmiş kadar canlı, sahici ve etkileyici bir film.
George Bailey karakterinin önüne çıkan engellerden tam illallah dediğimiz anda fantastik bir sosa bürünüyor film ve yıldızlarla melekler ortaya çıkıyor. Asıl önemlisi de, filmde yer alan hiçbir tema -gerek emeğin sömürülmesi, gerek iyilik meleği kavramı, gerekse sevginin ve umudun gücü- gözümüze gözümüze sokulmuyor, göze batmıyor kesinlikle ve filmi güçlü yapan asıl etken de yönetmenin bu tavrı oluyor.
Butch Cassidy and the Sundance Kid / Sonsuz Ölüm (diye çevrilmiş en başından beri)
Filmdeki soygun, dostluk, aşk öyküsünden çok Robert Redford'ın bir zamanlar ne kadar da güzel bir adam olduğuna ve Rain Drops Keep Falling On My Head şarkısının insana yolda hoplayıp zıplaya yürüme isteğiyle tebessüm ettirme hissi vermesine takıldım. Soygun filmlerine çok düşkünlüğüm yoktur bu filmden oldukça hoşnut kalsam da. Dog Day Afternoon gibi filmler de çekilemiyor artık maalesef.Brad Pitt'le Robert Redford'ın oynadığı casuslu, sabun köpüğü bir film vardı 2000'lerin başlarında. O filmde Pitt yeni Robert Redford olarak anılırdı ve pekçok hali de Robert Redford'a benzetilirdi. Pitt'te eksik olan bir şeyler var ve Robert Redford'ın o zamanlar verdiği hissi veremiyor kanımca. İstediği kadar popüler olsun, istediği kadar iyi filmlerde görünsün neye yarar. Maalesef Paul Newman'ın yaşlılığına kıyasla Robert Redford'ın yaşlı hali gençlik zamanlarını daha çok aratıyor.

Scarecrow / Korkuluk
Zıt karakterlerin birlikteliği ekseninde ilerleyen öykülerin en dokunaklı finaline sahip olanı Scarecrow. Filmin bir bütün olarak akıcı geldiğini söyleyemem. Hatunlarla olan bölümler, barda geçen sahneler ve kimi yolculuk sahnelerinden ziyade hapishanede geçen bölümler, iki kafadarın ortaklık hayalleri, Al Pacino'nun karakterinin hiç görmediği çocuğuna hediye almasındaki burukluk, eski karısıyla telefonla konuşurkenki çaresizliği ve tekrar anmaktan çekinmeyeceğim dokunaklı finali boğazına bir şeyler diziyor insanın.
Al Pacino'yu ilk zamanlarında ganster ya da polis tiplemesi dışında bir rolde izlemek ve nasıl bir potansiyele sahip bir oyuncu olduğunu görmek keyifliydi. Filmin diğer önemli ismi Gene Hackman da sanki kendisi için yazılmış bir karakteri oynuyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder