Revolutionary RoadSam Mendes'in American Beauty'deki keskinliğine ulaşamayan, bir iki yıl önce yine Kate Winslet'ın oynadığı ve bir türlü ilerlemeyen bir banliyö hikayesi olan Little Children kadar da bunaltıcı olmayan, ne süper bulduğum ne de vasat diyebileceğim bir filmdi. İzlemeye değiyor kısaca.
Banliyö sıkıntısı, yapmacık komşular, sıkıcı iş arkadaşları, umutsuz ev kadınları, gerçekleşemeyen hayaller vs. hepsi yerli yerindeydi. Filmdeki çiftimiz her şeyi bırakıp Paris'e yerleşmeye karar veriyorlar ve bu kararlarını çevresindekilerle paylaştıkları anda da dudak bükmelerle, bıyık altı alaylarıyla karşılaşıyorlar. Onları mantıklı bulan tek kişi komşularının bir süre tımarhanede kalmış olan oğlu.
Bu her şeyi bırakıp gitmeye karar verme olayına takıldım kişisel olarak çünkü bir benzerini kendi ailemle yaşadık. Şehri bırakıp deniz kenarında bir yere yerleşmeye pat diye karar verip bu kararını uygulayan babama pekçok insan anlam verememişti. "Her şey bırakıp gidilir mi", "Orada ne yapacaksınız", "Çocuklar zor alışır", "Orada kimseniz yok ki, arkadaşlarınızı nasıl bırakıp gideceksiniz", "Çok uzak orası" gibi cümlelerle karşılaştı hep annemle babam. Bırakıp gidilecek o "her şey" dandik bir caddedeki sıradan bir apartman dairesiydi. Annem de zaten emekli olmuştu. Tanıdıkları bırakıp gitme olayında da bir tek anneannemi bırakmak zor geldi. "İhtiyacımız olduğunda hiç yanımızda oldunuz mu ki" diyesi geliyordu insanın kendini "arkadaş" olarak adlandıran yapmacık insan yığınlarına. Anneannem de önce yalnız kaldı ama bir iki sene sonra yanımıza geldi zaten ve şimdi kendi sevimli bahçeli evinde çok mutlu. Tabii banliyö gibi ortamlarla bir alakası olmayan bir memur ailesi için gidip başka bir yere yerleşme olayı daha pratik oluyor. Tayin istersin gidersin ama filmdeki çift gibi ülke değiştirme ya da orada ne iş yapacağını bilemeden gitme olayı daha bir cesaret isteyen bir iş gibi görünüyor. Yalnızca filmdeki insanların tepkileri açısından benzerlik kurdum kendi hayatımla. "Eski şehrini" özlemek ise konumuz dışında.
Sonuçta Frank Wheeler terfi teklifiyle karşılaşınca çift gitme kararlarıyla birlikte, bir çift olarak nerede durduklarını da sorgulamaya başlıyorlar. Gerisi oyunculuk gösterisi Di Caprio ve Winslet arasında. Başlıktan da bariz olduğu gibi favorimiz Kate. Filmin Oscarlarda daha geniş yer almasını dilerdim. Frost/Nixon yerine Revolutionary Road'u görmeliydik birçok kategoride.

The Reader
Kimilerine itici gelebilecek bir film bu. Filmdeki hiçbir karakterle empati kuramıyoruz ve bir savaş suçlusu söz konusu olduğunda bu iyi bir tavır aslında yönetmen Stephen Daldry açısından. Kate hanım ise buradaki karakterini ne duygu sömürüsüne mahal verecek ne de karakteri yargılamamıza neden olacak bir tavırla canlandırıyor. Çok ince bir çizgide yer alan bir karakter bu ve başka bir oyuncu ya da yönetmen olsa bu filmden duygu sağanağına neden olacak bir "İkinci Dünya Savaşı ve aşk" temalı tipik bir film ortaya çıkarabilirdi.
Filmin ilk yarısı genç oğlanla Kate hanımın bol bol yakınlaşmalarına vesile olacak biçimde geçiyor. Kate hanımın çıplaklıkla bir derdi olmadığını daha önce de görmüştük. O konuda burada da bir sürpriz yok. Genç oğlanın Kate hanıma kitap okuduğunu ve aralarındaki çözülemeyen buzların bu kitaplar aracılığıyla çözüldüğünü görüyoruz.
İkinci yarıda artık bir üniversite öğrencisi olan ve hukuk okuyan genç oğlanın, ilk aşkını yaşadığı kadını nazizm suçlularından biri olarak tesadüfen mahkemede görmesi ve bu yargılanma süreci anlatılıyor. Bu mahkeme sürecinde de kitapların önemli bir yeri var filmi izleyenlerin bildiği gibi.
Genç delikanlı büyüyüp Ralph Fiennes'a dönüşüyor. Yargılanan kadının cezasının azalmasını sağlayacak kilit bir bilgiye sahip olduğu halde, hiçbir şekilde müdahalede bulunmuyor ve kadın uzun yıllar hapiste yatıyor. Söylemeli miydi, söylememeli miydi diye kalıyor izleyici ve bu karaktere de sinir oluyor pekçok durumda. Herkesten farklı bir ilişki yaşadığını düşündüğü kadının nazilere hizmet ettiğini öğrenmesi şaşkınlığa uğratıyor genci.
Filmin son 15 dakikası oldukça düşündürücüydü. Bitince de buruk bir his bırakıyor insanda. Başta da dediğim gibi, ne öyle çok hüzünleniyorsunuz ne de kayıtsız kalıyorsunuz.
Bakalım Kate'in bundan sonraki yolculuğu nerelere doğru akacak...
2 yorum:
öyle de denebilir :D
Yorum Gönder