Çarşamba, Nisan 06, 2011

Yağmurdan Önce

Jonathan Coe, Yağmurdan Önce adlı romanında okura, duygusal bir yolculuk vaat ediyor. Dört kadının sırlarla ve bastırılmış kötülüklerle örülü hayatları, eski fotoğraflar eşliğinde anlatılıyor. Rosamond Teyze'nin gözleri görmeyen yeğenine bıraktığı kasetler aracılığıyla ailenin geçmişi açığa çıkıyor. Rosamond, gözleri görmeyen yeğeni Imogen'e eski fotoğrafları betimlerken aile sırlarını ve geçmişlerini anlatıyor. O fotoğrafların ardındaki sırlar ve fotoğraflardaki ikiyüzlülük vurgulanıyor. Fotoğraflardaki buruk tebessümlerin ardındakileri sürükleyici bir kurguyla anlatıyor yazar.

Jonathan Coe'nin betimlemeleri yoğun, içli ve şiirsel. O eski fotoğrafları elle tutulur hale getirmesinin yanında, kurgudan çok, kitabın kimi bölümlerinde bu betimlemelerdeki yoğunluk ön plana çıkıyor. Bana yazarın bir başka kitabı olan Uyku Evi'ni okumayı planlatan da yazarın bu üslubu oldu. (Uyku Evi'nin daha güzel olduğu söyleniyor.) Açıkça dile getirilemeyenlerin ve kaçırılmış fırsatların hikayeleri, romandaki kadınların hikayelerinde yankı bulurken, her bölümde bir fotoğrafın ardındaki gerçekler açığa çıkıyor. Rosamond, ister istemez romandaki favori karakterim olarak sıyrılıyor diğer kadın karakterlerin arasından. Tutucu bir İngiliz kentinde gay olarak yaşamanın nasıl bir his olduğunu da anlatıyor bir yandan. Rosamond'un kuzeni Beatrix ile onun annesinin karanlık yüzleri, ardından gelen nesillerin yaşamlarını sarsıcı bir biçimde etkiliyor. Bu karanlık yön de, aslında, her yerde karşımıza çıkabilecek bir durum.

Romanın bir parça kaderci bir yapısı var ve sonlara doğru bu tavır iyice ayyuka çıkıyor. Bana bu kadar paldır küldür gelen bir finali olmasaydı, kitabı daha çok severdim. Ayrıca, gözleri görmeyen Imogen'in de bakış açısıyla yazılan birkaç bölüm olsaydı, hem romanın seyri daha farklı olurdu, hem de anlatım olarak tadından yenmez bir roman olurdu elimizde. Sonuçta, Uyku Evi'ni de denemek lazım gibi görünüyor.

Hiç yorum yok: