Pazartesi, Mart 28, 2011

Hayatta Kalma Güncesi ile Kötü Bir Yılın Güncesi

Doris Lessing'in Hayatta Kalma Güncesi adlı romanı bir distopya fakat her zaman karşımıza çıkan distopyalardan farklı. Lessing, doğal kaynakların tükendiği ve modern şehirlerin çoğu insanca terk edildiği bir olası gelecek tasviri çiziyor. Orta sınıftan orta yaşlı bir kadının izlenimleri aracılığıyla tanık oluyoruz bu dünyaya. Emily adlı 12 yaşındaki bir genç kızın, bu anlatıcı kadına "bırakılışı" ile Emily'nin kadınlığa geçiş serüveni anlatılıyor bu karmaşık ortamda. Diğer distopyalar gibi, yaşanan olaylarla dayatmaların sarsıcılığı değil, izlenimler ve gözlemler ön planda Hayatta Kalma Güncesi'nde. Ortalık, terk edilmiş çocuklarla dolu ve bu terk edilmiş çocuklar aracılığıyla, modern kültürün yağmacılık kültürüne ve eski ilkel zamanlara dönüşü irdeleniyor.

Lessing'in gözlemleri yine keskin ve rahatsız edici olsa da, Türkü Söylüyor Otlar ve Beşinci Çocuk romanları kadar sevebildiğimi söyleyemeyeceğim bu romanı. Anlatıcının mesafeli tutumu ile bana pek de akıcı gelmeyen bir üslup vardı bu kez. Emily ile erkek arkadaşının akıbetini ya da romanda tasvir edilen dünyanın gidişatını merakla bekleyerek okumadım sonuna kadar. Lessing'den bundan sonra okuyacağım tek kitap, Altın Defter olur büyük olasılıkla.

Coetzee, kurguyla denemeye birlikte yer verdiği başdöndürücü kitabı Kötü Bir Yılın Güncesi'nde, yaşlı bir yazarın görüşleri aracılığıyla kendi fikirlerine yer veriyor. Bir yandan da, bu yaşlı yazarın asistanı Filipinli kızın gözünden okuyoruz yazarla ilgili gerçekleri. Başdöndürücü çünkü aynı sayfada hem yazarın denemesi, onun altında da hem yazarın Filipinli kıza ilişkin düşünceleri, hem de Filipinli kızın bakış açısıyla anlatılan metin var. Kitabı bu şekilde normal sırasıyla da okuyabilirsiniz, önce yazarın denemesini bitirip kurguyu daha sonra da bırakabilirsiniz. Ben genelde bölüm bölüm okudum. O bölümün anlatısı bitince, hemen ardından yazarla Filipinli genç kadın arasında neler dönüyor diye merakla sayfa altlarına dönüyordum. İkisi arasında pek bir şeyin döndüğü de söylenemez gerçi, o yüzden kurgu kısmından asıl bekleyecekleriniz, yüzeysel görünen Filipinli kızın, yanındaki iki erkeğe ilişkin nasıl keskin gözlemlerde bulunduğunu ve bu kızın her yerde karşımıza çıkabilecek tipteki erkek arkadaşının da zaman zaman kurguya dahil olarak, üç farklı bakış açısının dile getirildiği deneysel bir metne dönüştüğünü görmek olmalı.

Benim kitapla ilgili sevdiğim bölümler, Filipinli kızın alaycı tavrı ve onun varlığının yazarın hayatına olan etkisinin vurgulandığı bölümlerdi. Bu alaycı üslup sayesinde, kurgu kısmı daha akıcı bir hale bürünüyor. Bu kurgusal kısmın ve yaşlı yazarla genç kadın arasındaki diyalogların daha fazla olmaması ise büyük eksiklik. Yaşlı yazarın denemeleri daha fazla yer tutuyor kitapta ve fikirlerinin de çok özgün olduğunu söyleyemeyiz. Terör, ekonomi, politika, modern hayat üstüne yazdıklarına katılıyorsunuz katılmasına ya da sorguluyorsunuz yeri gelince ama, bu fikirler sanki biraz havada kalıyor. Fikirlerini dile getiren yaşlı yazar sanki sisler arasından sesleniyor okura. Şurada bir yanlışlık var, diyor ama bu yanlışlığın nasıl düzeltilebileceğine ilişkin pek de somut görüşler sunmuyor okura. "Yaşama katılmayıp salt gözlemleyen" bir tutum var açıkçası. Filipinli kızın bakış açısı da, bunu daha da iyi gözlemlememize yarıyor. Yine de, Utanç isimli müthiş romanının hatırına, sonradan başka bir Coetzee romanı daha okumak isterim, zira okuru avucunun içine almayı iyi bilen bir yazar.

4 yorum:

türker dedi ki...

Şu an okumak için elimin altında bekleyen bir kitaplardan biriydi 'Hayatta Kalma Güncesi', ama bu yazıdan sonra soru işareti düştü aklıma, biraz daha altlara mı atsam?

Sera dedi ki...

belki seversin ama okumak için acele edilecek bir kitap değil bence.

pelinpembesi dedi ki...

blogunu yeni keşfettim ve özellikle kitaplar hakkındaki yazılarına bayıldım.Bende Utanç'ı okumuş ve beğenmiştim..

Sera dedi ki...

memnun oldum :)