Drive
Yönetmenliği ve sinematografisiyle çok başarılı bir film Drive. Nicolas Winding Refn bu denli vasat bir senaryodan böyle akılda kalıcı ve özellikle açılış sahnesiyle seyirciyi avucunun içine almayı başaran bir film çıkarabildiyse, çok daha özgün bir senaryoyla kimbilir neler yapabilir dedirtiyor.
Drive'ı 90'lı yıllarda izleseydim müthiş bir film olduğunu düşünürdüm. Şimdi izlediğimdeyse, birçok sahnede, bu filmi daha önce defalarca gördüğüm hissinden kurtulamadım. Açılış sahnesindeki etkiyi devamında getirememiş, antikahraman filmi olmaya çalışan bir aksiyon filmi izlenimi veriyor bu haliyle. Yönetmenliğinin yanında, Ryan Gosling ile Albert Brooks'un müthiş performanslarının da filmin bu denli övülmesinde payı büyük. Fakat Gosling ile Mulligan arasında geçen sahnelerde, son zamanların en başarılı
kadın oyuncularından biri olduğunu düşündüğüm Carey Mulligan'ı bu kez
inandırıcı bulamadım. Ryan Gosling desen, Half Nelson dışında seviyorum
diyebileceğim bir filmi olmadı hala. Esasında bu oyuncu kadrosu da (Bryan "Walter White" Cranston, Christina "Big Boobs" Hendricks, Ron Perlman ve de Carey Mulligan) filmden çok fazla şey beklememize neden olan etkenlerden. Gelin görün ki, karakterlerin birbirleriyle uzun uzun bakışıp birbirlerine dakikalar sonra cevap vermelerinden derin manalar çıkarma modasına uyamıyorum maalesef.
Win Win
Sandra Bullock'un da bir adet Oscar heykelciği olsun diye çekilmiş izlenimi veren The Blind Side filminin bağımsızlar cenahındaki versiyonu. Win Win bağımsız Amerikan sinemasının bir örneği olduğundan, Paul Giamatti'nin her zamanki gibi döktürdüğü ana karakterin, sorunlu bir genci evine alıp ona yardımseverlik gösterişinin ardında başka gerçeklerin, başka niyetlerin olduğu açık açık dile getirilebiliyor. The Blind Side'ın yapamadığını yapan Win Win'de ikiyüzlü ve açgözlü batılılar sert bir dille eleştirilmiş oluyorlar böylece. Yine de, Thomas McCarthy'nin bu son filmini, önceki filmleri The Station Agent ve The Visitor kadar sevemedim. Belli bir noktadan sonra, her seferinde karşımıza çıkan bir zirveye ulaşma öyküsüne dönüşüyor Win Win ve birçok sahnesiyle de pek eğlenceli gelmiyor. Filmin Türkçe adı olarak layık görülen "Kazananlar Kulübü" ile de, bu şekilde izleyici çekmek hedeflenmiş belli ki.
Tambien La Lluvia/Even The Rain
Film içinde film, sahne içinde sahne olayını iyi işleyen, bunu yaparken de sömürgeciliğe ve sisteme nanik yapmayı ihmal etmeyen bir film Even The Rain. Bir yanda halkın suyunu büyük şirketlere peşkeş çekmeye çalışan hükümet (film ekibiyle başkan arasındaki diyalogda ülkemizde yaşananlarla iki resim arasındaki farklar-benzerlikler şeklinde noktalar yakalamak mümkün), diğer yanda sömürgecilikle ilgili bir film-belgesel yapmaya çalışan ikiyüzlü film ekibinin hikayesi paralel olarak ilerliyor. Suya, en doğal insanlık haklarına sahip çıkmak için sokaklara dökülen halkın isyan sahneleri, sömürgecilik döneminde yaşananları belgesel haline getirmeye çalışan film yapımcılarının sahte insancıllığı, çektikleri sahnelerin adeta bir "film içinde film" havasıyla sömürü düzeninin yalnızca çehre değiştirdiğini vurgulayışları, yerli oyuncuları sömüren film ekibi üyesinin sonunda ters köşeye yatırışı, cennetin içindeki cehennem süper bir kurguyla anlatılıyor. Belgesel sahnelerindeki rahiple yerlilerin karşı karşıya geldiği sahne, en az isyan sahneleri kadar etkileyiciydi. Tarih hep tekerrüden ibaret.
"Bu sahneyi ben yazmadım. Bu bir gerçekti ve yaşandı! Göstermek ve çekmek zorundayız!"
Filmde Gael Garcia Bernal başrolde görünüyor ama onunki daha çok bir yan rol. Bernal birkaç vasat filmin ardından durup durup çarpıcı bir filmde oynama geleneğini Even The Rain'de de sürdürüyor denilebilir. (Kendi yönetip oynadığı Deficit, tek kelimeyle berbattı. Sıradaki projesinin ise bir Scorsese filmi olduğunu hemen not düşeyim). Burada asıl dikkat çekenlerin ise Luis Tosar ile Juan Carlos Aduviri olduğunu söylemek gerekiyor yine de. Hikayede gerçek olaylardan esinlenildiğini de belirtmeme gerek yok sanırım İspanya'nın 2011'deki Oscar adayı filminde.

5 yorum:
"Gelin görün ki, karakterlerin birbirleriyle uzun uzun bakışıp birbirlerine dakikalar sonra cevap vermelerinden derin manalar çıkarma modasına uyamıyorum maalesef." hahah bu iyiymiş.. bu tarz cümleleri başkalarından duyunca mest oluyorum..
Karakterlerin uzun uzun manzaraya bakıp derin düşüncelere dalmalarında da bir derinlik göremiyorum ve bu konuda yalnız olmadığıma ben de sevindim. Bir kitapta geçse bu tür sahneler, yazarın, karakterlerin arasındaki o söylenemeyen anları vurgulayışı hoşuma gider aksine. Sinema deyince ise beklentilerim farklı oluyor. Karakterlerin ille de beklemediğim şekilde şaşırtıcı şeyler yapması gerekmese bile, oyuncuların mimikleriyle ve diyaloglarla o duyguları ve an'ın düşündürdüklerini izleyici olarak bana geçirmesini beklerim. Mesafeli bir sinema dilinden hoşlanmam.
ben de aynı şekilde düşünmekteyim.. ama burada kritik bir ayrım da var.. bağımsız sinemayı büyük oranda bu tarza mahkum edip, kelimenin tam anlamıyla cemaatleşerek(cemiyetleşerek veya) bu tarz hakkında olumsuz fikir beyan edenler bu tarzın sahipleri tarafından inanılmaz ölçüde aşağılanıyor.. sinemadan anlamamasından tut, cahilliğine, vsvs diye gidiyor.. hep aynı örneği veririm, sonbahar da film, bu uzun bakışların sessizliklerin manzaraların içini doldurmayanlar da.. ayrımı en belirgin şekilde gösterir sonbahar..
sinemayı, halkın bütününü recep ivedik fanı seviyesinde görerek iyice kendilerine bağlı ve özel tutmak isteyen hegamonyacı zihniyeti yumurta'daki köpeğe havale ediyorum..
Bu keskin ayrımları yapanların kendilerine yarattıkları elit sınıf, bu kategorizeleştirmeyi faşizme kadar vardırıyor. Bir Sonbahar filmini o kadar beğenmedim diye Recep İvediklere mi maruz kalmak zorundayım? Zeki Demirkubuz ile Reha Erdem'i ve Nuri Bilge Ceylan'ın son filmini ayrı tutarsam, yeni Türk sinemasında kendime göre bir şeyler bulabildiğimi söyleyemem örneğin. Aynı şekilde, birtakım sinema klasiklerinden hiç hoşlanmadığını dile getirince de, inanılmaz hakaretlere maruz kalabiliyorsun, özellikle de kadınsan.Bu tür insanları, sansür uygulayıcı kültür düşmanlarından farklı görmüyorum. Tüm bunlar gereksiz bir ego savaşından başka bir şey değil.
dimi dimi dimi.. o sapıklık düzeyine ulaşmış egoların epey bir aşağı çekilmesi gerek.. yoksa bu faşizan anlayışın tekelci, ulaşılmaz, elit olma çabası asla son bulmayacak.. minik minik memnun oldum şunları okuyunca, eyvallah diyip çekileyim şimdilik avam yaşamıma :) görüşmek üzere..
Yorum Gönder