Cuma, Aralık 02, 2011
Beyaz At
Elsa Triolet, İkinci Dünya Savaşı öncesinin kaygısız Fransa'sında, Michel Vigaud adlı bir gencin öyküsünü anlatıyor sağlam bir gözlem gücüyle yazılmış Beyaz At adlı bu pek güzel ve yalın bir dille yazdığı romanında. Michel Vigaud, başına buyruk, yaşadığı dönemin ikiyüzlü ortamlarında çevresindekilerin tüm ilgisine karşın kendisini hep yalnız hisseden, çevresindekilere karşı olan etkisinin pek farkında olmayan, çevresine olan etkisinin farkında olsa yaşamı bambaşka yönlere kayabilecek enteresan bir karakter. Çoğu erkeğin özenebileceği bir yaşam süren Michel için bunların hiçbirinin bir önemi yoktur aslında. Annesini erken yaşta kaybettiğinden kimsesizliği ve yalnızlığı çok önceleri tanımıştır. O uçarı olmaktan çok uzak, hep özgürlüğünün peşinde koşan ve kalabalıklar içindeki yalnızlık duygusunu son raddesine kadar hisseden, müziğe karşı yetenekli ancak bunu uygulama becerisi konusunda acemi, tüm sahteliklerin ortasındaki en gerçek kişiliktir. Yaşamına giren kadınlar arasından Francine, Marina, Elizabeth, Mary ve Simone'un hepsiyle farklı ölçeklerde ilişkileri olur. Ve de Paris'le. Francine'le küçük sırları, Marina'nın karizması, kendisinden yaşça büyük Mary'nin ondan bir beklentisi olmaksızın Michel'e tüm yaşamını ve servetini verişi, Simone'la daha çok dostluk ekseninde gelişen ilişkisinin yanında, sevgisini hak etmeyen bir kadın olan Elizabeth'le yaşadıkları en hüzünlüsüdür haliyle. Hayatı boyunca, hayalindeki Beyaz At'a binip fedakarlık ve kahramanlık yapma düşleri kuran Michel, savaşın çirkin gerçekliğini ilk görebilen kişilerden de biri olur aynı zamanda. Romanın sonundaki mektup ise, belki romanın verdiği etkiden bile daha bir büyük etki uyandırır okurda.
Elsa Triolet'nin birçok yerde yalnızca, şair Aragon'un, hakkında şiir yazdığı kadın olarak tanınması büyük talihsizlik ve edebiyat adına çok büyük bir kayıp. Telos Yayıncılık'taki cevherlere de daha dikkatle göz atmakta fayda var.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
2 yorum:
demek o Elsa bu Elsa'ymış :)Kadınların talihsizliği işte, önünde ünlü bir erkek varsa sen arkada kalmaya mahkumsun:)
Hep aynı klişe maalesef.
Yorum Gönder