Jonathan Coe'nin Uyku Evi adlı romanı kurgusuyla büyülüyor. Olaylar 1983-1984 arası ile 1996 yılında geçiyor. Bir geçmişe, bir günümüz olarak kabul edeceğimiz 1996 yılına atlarken kitap bir çırpıda bitiyor. Paralel kurguyla karakterlerin 12 yıl önceki ve sonraki hallerinin arasındaki farklar, uyku hastalıklarının ekseninde anlatılıyor.
Kişiliğini bulma yolundaki Sarah narkolepsi hastalığından muzdarip. Durup dururken gündüz vakti uyuyakalan ve rüyalarıyla gerçeği karıştıran Sarah, 83 yılındaki erkek arkadaşı ve aynı zamanda ilk erkek arkadaşı ,en nefret edilesi roman karakterleri listesi yapılsa listeye doğrudan girecek Gregory Dudden'ın ona karşı olan garip davranışlarının da etkisiyle garip korkular ediniyor. Gregory'i, uyku hastalıklarını inceleyen bir psikiyatrist olarak kendi kliniğini yönetirken görüyoruz 96 yılında. Gregory uykuyu bir hastalık olarak gören, oldukça çarpık görüşleri olan ve bu konuda da garip deneyler yapan bir bilim adamı. Kliniğinde çalışan kadın doktor Cleo'ya olan aşağılayıcı tavırları da, karakteri açısından sürpriz değil. Gregory'nin kliniğine tedavi görmeye gelen sinema eleştirmeni Terry'nin daha önce Sarah ile aynı evi paylaştığını öğreniyoruz. Terry sanat filmleri dışındaki her filme burun kıvıran, nadir bulunan filmleri saplantı haline getirmiş, adeta sinema için yaşayan bir karakter. Kitabın bir bölümünde, Terry, bir Amerikalı için senaryo yazmaya girişir. Aralarındaki diyalog aracılığıyla yazar, hazırcı ve basmakalıp Amerikan sinemasıyla duyarlı Avrupa sineması arasındaki farkları dile getiriyor. Bana kalırsa, Terry de, tıpkı o yenilikten ödü kopan paragöz Amerikalı sinemacılar kadar tutucu. Zaten romanda asıl sevdiğim karakter, hem Terry hem Sarah ile yakın arkadaş olan Robert. 83 yılında Sarah ile tanışıp ona aşık olan ve ona olan aşkından -ya da saplantısından- hiç vazgeçmeyen Robert'ın incelikleri, sürpriz bir sona doğru götürür hikayeyi. Gregory'nin uykuya, Terry'nin sinemaya, Robert'ın da Sarah'ya olan bitmeyen saplantısının çeşitli yansımalarını görüyoruz sayfalar boyunca. Robert, Sarah ve Sarah'nın baktığı çocuk Ruby birlikte bir gün kumsala gidiyorlar ve Ruby ile kumdan kale yapıyorlar. Kitabın en sevdiğim bölümü de burasıydı. Keza, Ruby'nin, genç kız haliyle 96 yılında Sarah'yı görmeye gittiğinde, yaşamının en mutlu anının kumsalda geçirdikleri o gün olduğunu söylemesi boşuna değil.
Uyku Evi, her karakterin birbiriyle bir şekilde bağlantılı olduğu romanlardan biri ve bazı tesadüfler zaman zaman aşırıya kaçıyor. Yine de, romanın gidişatını etkileyici bulmamak zor. Roman bitince, ben bu romanı okudum mu yoksa her şey bir rüya mıydı, şeklinde sorgulamalara bile gidebiliyorsunuz. Uykunun doğasına ilişkin psikolojik ve gerilimli anlarla benlik kavramını ve sevgiyi ele alıyor aslında yazar. Daha önce okuduğum diğer romanı Yağmurdan Önce'deki gibi göz alıcı betimlemeler yok bu romanda ama yoğunluğu yine göz alıcı.
2 yorum:
Bestseller listelerindeki kitaplara hep mesafeli durmuşumdur ama bu yazıdan sonra içimde okuma isteği oluştu doğrusu.
Bazı bölümlerde o bestseller tavrını hissettim ama ilgi çekici bir konu ve yazdığım sebeplerle okunmaya değer bir kitap.
Yorum Gönder