Perşembe, Eylül 27, 2012

Yaz 2012 Sinema Günceleri Bölüm I

Başlığa "Sinema günceleri bölüm 1" diye yazmış olsam da, çok da fazla film izlediğim bir yaz olmadığını belirtmem gerekir. Zaten yaz ayları, gerek blog gerek filmler açısından ölü sezon sayılır benim için. Kitaplar ise aynı tam gaz havasında devam etti ve özellikle bahsetmek istediğim kitaplar var tabii ki üşenmeyip de yazma zahmetine girişirsem. Ödevini yapmamış öğrenci suçluluğu girizgahından sonra konuya dönebiliriz.

Polisse

Yönetmen Maiwenn de kimmiş diye bir bakınca, kendisinin bir çocuk oyuncu olarak sinemaya adım attığını, Luc Besson'la tanışıp evlenmesiyle birlikte evlilik kadının kariyerini öldürüyor modunda oyunculuğa ara verdiğini, Luc Besson'la ayrılmasından sonra da oyunculuğa geri döndüğünü, yapımcılık ve yönetmenlik de yapmaya başladığını öğreniyoruz. Polisse, Maiwenn'in ikinci filmi ve genel olarak başarılı bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Çocuk istismarına ilişkin kısa kısa mizansenlere yer veren ve çocuklarla ilgili suçlara bakan polis departmanındaki polislerin yaşam öykülerine gerçekçi bir biçimde odaklanan Polisse, dozunda duygusallığı ve sağlam kurgusuyla izleyeni etkiliyor. Yine de, özellikle polislerin öykülerinin ön plana çıktığı bölümlerde - özellikle disko sahnesi gibi- kimi gereksiz sahnelerin varlığı, Maiwenn'in kendi oyunculuğunu ve egosunu da işin içine katmasının getirdiği gereksiz romans sahneleri ve tartışmalı vurucu son sahne filmde bir kopukluk olduğu hissini uyandırıyor. Kurguda da böyle bir his var aslına bakarsanız fakat tüm bunlara rağmen Maiwenn'de iş var bence ve iyi filmlere imza atacakmış gibi görünüyor ileride. Filmin bence en iyi sahnesi yukarıda görülebilmekte.

Cafe de Flore


Bir başka Fransız filmi olan Cafe de Flore, iki paralel öykü anlatıyor. Bir yanda, engelli çocuğunun toplumda ötekileştirilmeye çalışılmasını engellemeye çalışan bir annenin 60'lı yıllarda geçen hikayesi, diğer yanda günümüzden bir DJ'in aşk ve ayrılık hikayesi filmin en güzel birinci yanı olan bir nevi baş döndürücü kurguyla anlatılıyor. Filmin en güzel ikinci yanı ise müzik kullanımı. Tek tek sayılamayacak kadar çok etkileyici sahnesi var filmin ve robotlarla dolu bu dünyadaki insan sahiciliğini hatırlatıyor bize. Buna rağmen, bir filmden çok uzun bir video klip izlemiş gibi hissediyorsunuz film bitince ve yarım saate de rahatlıkla sığabilecek bir öyküsü var. Ruh eşi ve paralel öyküler temalarının kullanımı da beni bir şekilde rahatsız ettiğinden, çoğunluğa katılıp filme bayıldığımı söyleyemeyeceğim.Yönetmen Jean-Marc Vallee'nin önceki filmlerinden C.R.A.Z.Y kadar yer etmedi benim açımdan.

Atmen (Nefes)

Nefes, Avusturya'nın 2011'deki Oscar adayı olan filmi. Çeşitli festivallerden de ödülleri var. Bir ıslahevinde kalan bir ergenin morgda çalışmaya başlamasıyla gelişen olayları anlattığını söylemek isterdim filmin fakat öyle nefes kesici ve çarpıcı olaylar beklemeyin, ne de bu kadar direkt bir sinopsis. Olaylardan çok, basit görünen anların sarsıcı olma kapasitesi üzerine bir film Atmen-Nefes fakat ben böyle ifade etmeye çalışınca da pek durgun bir Avrupa filminden bahsettiğimi sanmanızdan korkuyorum. Nefes, Dardenne Kardeşlerin filmlerini andırıyor biraz. Filmdeki ergenin ailesi yok gibi bir şey, ayrıca erken yaşta hayattan tokat yemiş ve geleceğe dair de kafası karışmış bir karakter olarak tanıdık geliyor. Havuzdaki anlarıysa en özgür hissettiği anlar ve çok manidar. Trende karşılaştığı kızla olan kısacık muhabbeti de pek güzel çekilmiş bir sahne olarak hafızalara yerleşti bile. Kısacası, anlatmak istediğini yalın bir şekilde anlatmış ve bunu yaparken de izleyiciyi boğmayan bir film var karşımızda. Görüntü yönetmeninin de filmin bu denli etkili olmasında payı büyük.

Detachment

 "Yaşasın Amerikan bağımsızları" diye keyifli çığlıklar atası geliyor insanın Detachment'ı izledikten sonra. Filmin en başarısız yanı yan karakterlere, özellikle sorunlu bir okulda geçen filmdeki öğretmenlere yeterince yer verilmemiş, bu karakterlere daha ziyade teğet geçilmiş ve Adrien Brody ile fahişelik yapan kız dışındaki karakterlerin derinlikten yoksun bir şekilde havada kalmış oluşu. Bunun dışında, kurgusu, oyunculukları, yarı sahte belgesel hissi yaratan röportaj sahneleri, sosyal gerçekliliği, dokunaklılığı, çaresizliği, öğretmenliğin dayanılmaz ağırlığı, gerçek hayat denilen zulmü, sınırsız kayıtsızlığı, boğaz düğümleyen anları Detachment'ı benim için yılın en iyi filmlerinden biri haline getiriyor. Adrien Brody'nin melul suratına en çok yakışan rollerden ve filmlerden biri olmuş Detachment. Konusu itibariyle ve ana karakteriyle Half Nelson'ı anımsattı bana Detachment. James Caan'ı da, rolü kısa da olsa, uzun bir aradan sonra izlemek sürpriz oldu.

Moonrise Kingdom

Bir kere Wes Anderson hastası hipsterlardan değilim. The Royal Tenenbaums dışında da beni etkileyen bir filmi olmadı Moonrise Kingdom'a dek. Bu açıdan Moonrise Kingdom'ı izleyince, iyi ki çekmiş bu filmi diye düşündüm. Moonrise Kingdom, "Ne tatlı film" ekolünden gelmekle birlikte, yine yabancısı olmadığımız depresif Anderson karakterlerine şahane görüntülerin ve artık Anderson'ın alamet-i farikası olmuş görüntü ve renk kullanımının eşlik ettiği duygusal ve bir o kadar da şenlikli bir film. Evet bu şekilde söyleyince, Anderson'ın filmlerinde sevdiğim yanlar olduğu da görülebilir ama dediğim gibi, sevmediğim yanları da var. Özellikle de, katlanamadığım iticilikteki karakterleri ve yönetmenin belli bir kesim tarafından aşırı şekilde büyütülmesi.

Renkli ve melankolik filmin her sahnesi fotoğraf ve sinema derslerinde işlenecek cinsten. Filmin asıl yıldızları iki çocuk oyuncu olduğundan, ünlü oyuncuları yalnızca yan rollerde görmemiz ve Anderson'ın star egolarına yüz vermemesi de artılarından. İki çocuğun kaçıp kendi dünyalarını kurma çabaları, kendi sığınaklarını yaratmaları, çocukların küçük şeylerin güzelliğine tutunmaları ve çocuk ciddiyeti denilen olay bana, ana karakterleri çocuk olan filmlerin en güzellerinden Stand By Me'yi anımsattı. Öykü ve gidişat açısından çok özgün olduğunu söylemek abartılı olacaktır ama Wes Anderson'ın ikinci sevdiğim filmi oldu Moonrise Kingdom.

Bu yazının ikinci bölümü gişe filmleri serisiyle devam edecektir...

3 yorum:

mec.si dedi ki...

Maiwenn hakkında aynı görüşü paylaştığım birini görmek sevindirdi.. Filmi genel olarak iyi bulsam da onun sadece yönetmen koltuğunda kalmasını tercih ederdim..
Detachment de merakla beklediğim ama tabii ki izleyemediğim bir filmdi. 720p si düşünce hemen indirdim, yazınla da merakım bir hayli arttı.
Ellerine sağlık..

Sera dedi ki...

Katılıyorum. Daha doğrusu, Maiwenn geri plana çekseydi kendini ve yalnızca aralarındaki gözlemci fotoğrafçı olarak kalsaydı yeterdi.
Detachment'ı da umarım beğenirsin.

mec.si dedi ki...

Detachment'ı izledim de geldim. Filmi izledim. Glueda yorum yazdım sonra burası geldi aklıma dedim burada konuşmuştuk o yüzden yorum bırakmadan edemedim. Yorumuna harfiyle katılıyorum. O yan roldeki öğretmenlerin üzerine bir tık daha gidilseydi tam bir film olacaktı. Uzun zamandır Amerikalılardan böyle güzel bağımsız gelmemişti yani ben izlememiştim açıkcası.. Getgluedaki yorumuma benzer bir yorum oldu ama blogunu da es geçmek istemedim :)