Ocak sonundan şubatın başlarına Gereon Rath ve Charlotte Ritter ile geçiş yaptım. Lunapark'ın polisiyesi az (gerçek polis mi kalmıştı ki zaten), faşist siyaseti bol atmosferi nereden baksam yorucu geldi. Volker Kutscher'in serisi artık tamamen Nazi döneminde geçtiği için cinayetler geri planda kalıyor, zira bütün cinayetler komünistlere, Nazi olmayanlara ve Yahudilere atfediliyor. Böyle karanlık bir döneme okurken bile tahammül etmek zor. Üstüne Gereon'un bitmeyen ortayolculuğu ve Charly'nin bile kitabın sonlarına doğru saçmalaması tuz biber ekti. Romanın finali serinin diğer kitapları kadar etkili değil. Kalan son kitaplarda kim bilir nelerle karşılaşacağız.
Station Eleven uzun zamandır kindle'ımda bekleyen bir kitaptı. Her ay kindledan bir kitap okumaya karar verdiğim ve dizisini de merak ettiğim için artık okumalıydım. Sürekli artan kitap fiyatları düşünüldüğünde alternatifler aramak şart görünüyor. Bir virüs sonucu dünya nüfusunun çoğunun yok olduğu post-apokaliptik bir romandan beklediğim kadar kasvetli değildi Station Eleven. Tiyatro kumpanyası olarak yeryüzünü dolaşan grubun hikayesi virüs öncesi dünyada yaşamış bir aktörün hikayesiyle bir arada, geriye dönüşlerle anlatılıyor. Kirsten ve Jeevan Hollywood yıldızı aktörün hayatının geri planında kalıyor bazı bölümlerde ve maalesef romanın bazı bölümleri bana dağınık geldi. Çok daha etkileyici olabileceğini düşündüm okurken. Umarım dizisinde daha çok potansiyel vardır.
Jay Parini'nin İskoçya'da öğrenci olduğu dönemde Borges'le geçirdiği yolculuğu okuyoruz Borges ve Ben adlı anı kitabında. Parini'nin genç bir edebiyat öğrencisi olarak kendi sesini bulma yolculuğu aynı zamanda. Belleğin gizemi, şiirsel manzaralar, insan ruhunun labirentleri, düşler ve hikaye içinde hikayelerin vaat ettikleriyle şahane bir okuma deneyimi. Gerçek Borges kitabın hangi bölümlerinde ya da Parini'nin satırlarındaki Borges'in ne kadarı kurgusal bir önemi de kalmıyor okurken. Borges denince aklımıza gelen birçok şey mevcut kitaptaki Borges'te. Bu yolculuğa tekrar çıkmayı isterim. Umarım günün birinde tekrar okuyabilirim Borges ve Ben'i.
Borges'ten yola çıkmışken Alçaklığın Evrensel Tarihi ve Sonsuzluğun Evrensel Tarihi'ni de okudum bu ay. Alçaklığın Evrensel Tarihi'nde geçmişteki suçluların, mesela Billy The Kid'in, kadın korsanların, samurayların hikayeleri Borges'in büyülü hikayelerinden çok Binbir Gece Masalları'nın ve The Fall filminin atmosferine sahip. Son bölümün düşselliğinde kendi edebi karakterini hatırlatıyor yine de Borges. Sonsuzluğun Evrensel Tarihi daha felsefi metinlerden oluşuyor. Sonsuzluk düşüncesini sorguluyor ilk bölümde Borges. Binbir Gece Masalları'nın batıda çıkmış çevirilerinden bahsediyor sonra. Resmen yanlış çevirinin en popüleri olduğunu söylüyor. Her bölümle eş düzeyde ilgilenmesem de Borges'in felsefe ve edebiyata dair fikirlerini öğrendiğime memnunum.
Dominikli diktatör Rafael Trujillo'ya başkaldıran Mirabal kız kardeşlerin öyküsü Julia Alvarez'in Kelebekler Zamanı kitabının konusu. Biyografi olarak da görülebilir fakat yazar gerçeklerden yola çıkarak dört kız kardeşe kendi bakış açısıyla bir roman yazmış. Her bölüm bir kız kardeşin bakış açısıyla ilerliyor. Aile hikayeleri, 30'lardan 1960'a kadın olarak var olmanın sorunları, bir diktatörlükte yaşamanın sıkıntıları. Sonunu başından bildiğimiz halde ve aslında en çok da bu yüzden çok etkileyen bir hikaye. Final beklendiği gibi sarsıcı. Gerçeklerin kurmacadan daha sert olduğunu bilince daha da etkileyici.
Ayın son kitapları İspanyol ve Güney Amerikalı yazarların post-modern romanlarıyla geçti. Carlos Labbe'nin bir süre sonra okuduklarımızı anlamaya çalışmaktan ya da olay örgüsünü kovalamaktan çok yazarın kurmacayla oyunlarına, iç içe karakterlerine kapılıp gittiğimiz ya da kaybolduğumuz enteresan anlatısı Loquela-Sayıklama'sı ve Düşen Şeylerin Gürültüsü romanını çok sevdiğim Juan Gabriel Vasquez'in babasının geçmişini araştırırken ülkesinin tarihine, Nazilere, Alman göçmenlere dair gerçekleri de öğrenen, bazı bölümlerinde aradığım akıcılığı bulamadığım yazar karakterinin öyküsünü anlatan Gammazcılar'ı nispeten sevdiğim romanlar oldu. Alberto Manguel'in Dönüş'üyle kapattım bu ayı. Ülkesine dönen bir karakterin zihninde geçtiğini düşündüren, eski tanıdıklarıyla karşılaştığı, ülkenin bazı gerçeklerine gönderme yaptığı belli olan fakat bazı noktaların havada kaldığı ve gerçekle hayalin iç içe geçtiği anlatıları arka arkaya okuduğum için daha fazla dayanamayacağıma, bu tür anlatılara biraz ara vermem gerektiğine karar verdiğim, en iyi yanının kısacık olduğunu düşündüğüm, memnuniyetsiz ayrıldığım bir kitap oldu Dönüş.
Sizin bu ayki favorileriniz ve hayal kırıklıklarınız hangi kitaplar?
3 yorum:
Alberto Manguel'de güldüm. Çünkü şunun bir kitabını alsam da tanısam demiş ve almıştım. Denemeleriydi ve teşebbüs ettim ama sonra bırakıp başka kitapla devam ettim, şimdi seni okuyunca kitapa gittim, yarın yayınlasaydın yazını tam 2 yıl olacaktı çünkü 2-03-2020 diye tarih atmışım. Bu bana bir mesaj mı acaba? Okusam mı:) Kitabın adını da analım o halde Efsanevi Yaratıklar.
Çok güzel kitaplar. Borges ve ben kitabını merak ettim. Not aldım teşekkür ederim♡
@buraneros: Manguel'in denemeleri daha iyi gibi okuduğum kadarıyla. Borges'in Evinde'yle barışabilirsin yazarla. Efsanevi Yaratıklar'ı okumadım. Bir süre uzak dururum muhtemelen :))
@Şeyma Nil: Rica ederim. Okuduğunuz için teşekkürler :)
Yorum Gönder