2023'te çok uzun soluklu diziler izleyebildiğimi söyleyemem. İzlediğim yeni dizilerin çoğu mini diziydi. Bir kısmı da devam eden ve bu yıl final yapan dizilerden oluşuyor. Çoğunluğun çok sevdiği The Bear, Beef, Atlanta, The Rehearsal gibi dizilerle yıldızım barışmadı maalesef. Keri Russell'a rağmen The Diplomat'ın iki bölümünü zor izledim, bunun yerine tekrar The Americans izlemeye hayır demezdim. Özellikle 2.sezonunu çok sevdiğim, terapi gibi gördüğüm Ted Lasso'nun final sezonunun sonunu getiremedim ve yarım bıraktım. Treason, Anatomy of A Scandal ve Rillington Place gibi mini dizilere bayılmadığım için bu dizileri listeye almadım. The Fall of the House of Usher'ı ise Poe öykülerini fena sayılmayacak şekilde uyarlasalar da tam olarak içime sindiğini söyleyemeyeceğimden listeye almadım. Tekrar izlediğim ve tekrar tekrar da izleyebileceğim Seinfeld'in bu sene izlediğim son sezonlarını, yalnızca sonbahar ve kış aylarında aklıma gelen Gilmore Girls'ü kahvaltı dizisi gibi kullandığım için buraya eklemeye gerek görmedim. Gerisini Ocak ayından itibaren izlediğim sıraya göre ekledim. Bu sene final yapan dizilerden müthiş bir final yaptı, işte bu, çok etkilendim dediğim bir final olmasa da izlediğim finalleri kabul edilebilir buldum aşağıda da bahsettiğim gibi. En iyi final yapan dizinin Barry olduğunu düşünüyorum. En çok da Better Call Saul'u aradım. Kim Wexler'ın yeri asla dolmayacak. 2022'de diziler çok daha fazla iz bırakmıştı. BCS final yapmıştı, Severance vardı, Ozark izlemiştim ve Babylon Berlin'in son sezonu çıkmıştı. 2022 için de liste yapmadığıma üzüldüm bunları hatırlayınca. O yüzden yazının kapağı olarak Jimmy ve Saul'u seçtim bir önceki yıldan kalmış olsa da.
Gelelim 2023'te izlediklerimden bir şekilde favorim diyebildiğim dizilere:
This Is Going To Hurt
İzlediğim en iyi hastane dizilerinden biri olabilir Ben Whishaw'un döktürdüğü yapım. Alabildiğine gerçekçi, kanlı ve dürüst bir dizi olduğundan kimi zaman izlemesi zor olabiliyor haliyle. İyi bir karakter portresi olarak da izleniyor. Adam'ın karakterini her yanıyla, zaaflarıyla, hatalarıyla, hayal kırıklıklarıyla görüyoruz. Sağlık sistemini topa tutan, Adam Kay'in gerçek anılarına dayalı dizi sarsıcılığın cisimleşmiş hali gibi. Sistem eleştirisi olan hikayeler en iyileridir.
Bad Sisters
İrlandalı kız kardeşlerin toksik erkeklikle savaşı. Ortadaki cinayetin gizemi yavaş yavaş açığa çıkıyor. Pek de gizem sayılmaz aslında ama mühim olan gizemden çok kız kardeşlerin hikayesi, karakter dramı, kadın dayanışması, çeşitli çatışmalar, komik anlar, bir de İrlanda kırsalı manzaraları. Sharon Horgan'dan Eve Hewson'a kadın oyuncuların hepsi rollerine cuk oturmuş. Claes Bang korkunç manipülatif eş rolünde harikalar yaratıyor, kendinden fazlasıyla nefret ettiriyor. Mini dizi olarak başlamıştı. Şimdi ise 2.sezonunun geleceği söyleniyor. Hiç gerek yoktu halbuki. Senaryosu Big Little Lies gibi gereksiz yere dallanıp budaklanmaz ve yeni bir şeyler sunar umarım.
Cunk On Earth
Sahte belgesellere bayılıyorum diyebilirim artık sanırım. Tarihi olaylara mizahi bakış açısına her daim kapım açık bu diziden sonra. En çok Orta Çağ ve Sanayi Devrimi bölümlerinde eğlendim. Popüler kültürle iç içe bakış açısı ve İngiliz mizahı herkese uyar mı bilmem ama Diane Morgan bir harika dostlarım. Batılı beyaz emperyalistlere pek güzel giydiriyor. Cunk on Britain'ı da seyredeceğim.
Junji Ito Maniac: Japanese Tales of the Macabre
Korku türüne dair çok fazla içerik izlemediğim ve okumadığım için bu tuhaf anime beni bir şekilde etkilemiş olabilir. Antoloji dizisi olduğu için her bölüm aynı ölçüde etkilemiyor ve farklı hikayeler içeriyor. Pek sevildiğini görmedim ama genel bakış açısının beni yansıtmadığı örneklerden bu yapım zaten. Sırf atmosferini ve çizimlerini sevdiğim bölümleri için bile bu listeye almak istedim. Gece vakti izlemek de akıl kârı değilmiş, benden söylemesi.
10 Bin Adım
Canım Devin Özgür Çınar ve Engin Günaydın'ın bu keyifli komedisi bu sene izlediğim iki Türk dizisinden biriydi. 10'ar dakikalık yürüyüşlerde iki karaktere bazen çok güldüm, bazen gıcık oldum, genel olarak iyi eğlendim. Modern yaşamda karşılaştığımız abuk subuk durumlar ve önemsizmiş gibi görünen olaylarla pireyi deve yapmak dizinin özeti. Devam ederse daha birçok malzeme çıkar bu yüzden.
Olive Kitteridge
Frances McDormand'lı, Richard Jenkins'li, Bill Murray'li HBO klasiğini bu yıl izlemek nasip oldu. Çok iyi bir karakter draması, hayatı sorgulatıcı ve oyunculuğuyla da takdir edilesi bir yapımmış gerçekten. Kitabı nasıl bilmem, okumadım ama HBO'nun dört dörtlük yapımlarından olduğunu bir de benden duyun istedim.
The Glory: Part 1
2023 iki K-drama izlediğim yıl oldu. The Glory'e deprem haberleri döneminde intikam hikayesi anlattığı için merak edip başlamıştım. İntikam teması sevdiğim kafa dağıtma temalarındandır ne de olsa. İkinci part'ı hâlâ izlemediğim için buraya eklemedim. Okul zorbalarının layığını bulmasını dört gözle bekliyorum. Sırf guilty pleasure olsa bile dursun burada. Kore usulü Gossip Girl'de sınıf çatışmasına illaki yer verilecekti elbette.
Hellbound - 1. Sezon
2023'te izlediğim bir diğer K-drama örneği Hellbound asıl izlenmesi gereken Kore dizisi kesinlikle. İnsanlar Squid Game sayıklayana kadar bu müthiş din, inanç, kıyamet, suç, vicdan sorgulamasını izlese keşke. Doğaüstü öğeleri iyi kullanan, finalde beklediğim etkiyi bırakan, bazen dramı bazen aksiyonu öne çıkan 6 bölümlük dizi yılın sürprizlerindendi. Tarikatlara karşı elini hiç korkak alıştırmayan bir yapım.
The Last of Us - 1.Sezon
Uyarlandığı oyunla hiç alakam olmadı, o yönden herhangi bir beklentim yok haliyle. Jump scare ağırlıklı bir zombi dizisi olmamasını çok sevdim öncelikle. (Walking Dead'i izlemedim, daha doğrusu ilk sezonda bırakmıştım.) Karakter odaklı ilerlemesi, iki karakterin yolculuğu, o meşhur 3.bölümün şahaneliği, Anna Torv'la hasret gidermemizi sağlaması, finalde kendi tarzında çarpması 2.sezona yönelik beklentilerimi artırdı. Pedro Pascal ve Bella Ramsey'le yolculuğa devam.
The Boys - 1 ve 2.Sezon
Yılın başlarında izlediğim, daha sonra gündem haberleriyle dağıldığımdan 3.sezonunu izleyemediğim ve artık 2024'e bıraktığım dizi tam aradığım süper kahraman içeriğine sahipmiş. Kapitalizmin süper güçleri olan kişileri reklam malzemesi olarak kullanarak insanların beynini yıkamasına dayalı bir senaryoyu görünce Homelander'a bile iyi ki varsın diyesi geliyor insanın. Şiddet ve kan dozunun zaman zaman artması beni yorsa da sonuna kadar varım bu evrende. Bu dizinin mizahını kaçırmaya da hiç niyetim yok. Daha Jensen Ackles'ı, Jeffrey Dean Morgan'ı göreceğim yeni sezonlarda, hiçbir yere gidecek değilim! Eric Kripke bütün Supernatural tayfasını getirebilir. Benim için hiç sakıncası yok.
Poker Face
Natasha Lyonne yalan dedektörü olarak her bölümde farklı bir suçu aydınlatıyor. Bir yandan da casino mafyasından kaçıyor. Müthiş bir oyunculuk ve senaryo örneği değil belki ama eski usul dedektiflik hikayelerinin tadında oluşu, konuk oyuncularla dolu zengin kadrosu ve yol hikayesi atmosferi comfort dizilerinden biri haline getiriyor Poker Face'i. Russian Doll'daki personasını devam ettiren Lyonne'un bu halini seviyorum, ki aslında Russian Doll'a bayılmamıştım.
Swarm
Yılın en arıza hikayelerinden birine sahip Swarm. Pop yıldızı hayranlığına bambaşka boyutlar katmış olabilir. Senaryo her bölümde şaşırtıyor. Başroldeki kızımız çok başarılı. Beyonce göndermeleri bıyık altından güldürüyor. Karakterin motivasyonları konusunda her yönüyle ikna edemese de deli işi bir mini dizi olmanın hakkını veriyor. Billie Eilish'in konuk oyuncu olduğu bölüm favorim.
Interview With the Vampire
Anne Rice'ın serisini okumadım hiç, sadece Neil Jordan'ın filmiyle gönül bağım var ama Lestat-Louise arasındaki homoerotik göndermelerin hakkını açıkça veriyor dizi. Atmosferi, diyalogları, özellikle Lestat olarak Sam Reid'in performansı, tutkusu, obsesifliği beni fena halde yakaladı. Louise'e de okeyim genç Brad Pitt'in yerini tutmasa da ama Claudia hiç olmamış. Kirsten Dunst'ı aradım o noktada, yalan yok.
Daisy Jones & The Six
Artık dört başı mamur bir rock'n roll dizimiz var. Tek itirazım bazen fazla aşk üçgenine kapılması. Onun haricinde, şarkıları olsun, seçilen oyuncular olsun, röportajlarla, geriye dönüşlerle ilerleyen hikâye olsun, Fleetwood Mac benzerliği olsun, mest ediyor. Rock dünyasında bir kadın sanatçı olmak, imajlar ve egolar. Kitabına da sadık bir uyarlama.
Dead Ringers
Cronenberg'in filminin dizi versiyonunu merakla bekliyordum. Rachel Weisz'ı ikiz kardeşler olarak izlemek bile yetiyor aslında fakat diziye her yönüyle bayıldığımı söyleyemem. İzlemesi zor sahneleri ve ilk bölümlerin ağır tempolu oluşu diziyi tam olarak bağrıma basmamı engelliyor. Ham mizah anlayışına da yer yer burun kıvırmadım değil. Kadın doğurganlığına dair düşündürdükleriyle, tartışmalı anlarıyla, narsist kişilik bozukluğunu işlemesiyle, erillik dişilik kavramlarını masaya yatırmasıyla bu listeye girmeyi hak etti yine de. Son iki bölüm yeterince iyiydi. Bazı sahnelerini izlemesi zor olmasa ve daha coşkulu, empati yaratacak bir senaryo sunsa 80'ler versiyonunu bile geçebilirmiş. Bir daha Rachel Weisz'ı ikiz kardeşler rolünde göremeyiz. Sırf bunun için bile izlenir, izleniyor.
Fleishman Is In Trouble
İyi bir kitabın, başarılı bir bağımsız filmin tadını veren bir dizi. İlişkiler ve eski eşler konuları pek benim kalemim değil aslında ama karakterlerin farklı bakış açılarıyla aktarılan bir boşanma, aşk ve arkadaşlık öyküsü olarak başarılı buldum genel olarak. Yine de itirazlarım yok değil. Daha çok Jesse Eisenberg'in karakterinin tarafından izliyoruz olayları. Claire Denis'in karakterine dair gerçekler çok geç açığa çıkıyor ve karakterinin yeterince hakkının verildiğini düşünmüyorum. Lizzy Caplan'ın karakteri dizide en sevdiğim. Performans olarak da abartmadan, sahici bir biçimde oynuyor. Anneliğe ve eş olmaya dair toplumsal beklentileri sorgulatıyor dizi ama devler ligine yükselecek potansiyelden de yoksun diyebiliriz. İzlediğime memnunum.
Tiny Beautiful Things
Cheryl Strayed'in kitabından uyarlanmış dizide Kathryn Hahn çok başarılı. Merritt Wever'ı da gördüğüme sevindim dizide. Bir kadının orta yaş krizi, travmaları, acıyla başa çıkmaya çalışması, ebeveynlikteki sıkıntıları ve yazma çabaları komedi dram şeklinde anlatılıyor. Muhteşem bir dizi değil ama bir kadın anlatısı olarak etkileyici. Yaşanmamış bir hayata ve kayıplara özlem konusunda can acıtabilir.
The Marvelous Mrs.Maisel - Final Sezonu
Bu sene vedalaştığımız demirbaş dizilere geldi sıra. Midge'in hikayesi final sezonunda geçmişten geleceğe atladığımız bölümlerle bitti. Bu kurguyu sevebildiğimi söyleyemem. Midge'in TV programının yazarlar grubundaki günleri fazla uzadı. Joel'le ilgili bölümler her zamanki gibi pek umurumda olmadı. Luke Kirby'i yeterince göremediğimize üzüldüm. Midge'in nihayet adını altın harflerle yazdırması, sahnedeki her hali, en çok da Susie Myerson için sevdiğim bir diziydi. Şimdi düşününce finalin fena sayılmayacağını kabul ediyorum. Final sezonunun en iyi bölümü tartışmasız The Testi-Roastial adlı bölüm. Midge'in kıyafet dolabının güzelliğini, renklerini de ayrıca özleyeceğim. En çok da Susie Myerson'ı özleyeceğim tabii.
Succession - Final Sezonu (Spoiler içerir)
Final sezonunu 3.sezon kadar sevemesem de yılın en iyi dizisi yine de Succession'dı. (Tamam tamam bir diğeri de Barry. Ona geleceğiz birazdan.) 3.sezon finali All The Bells Say'i birkaç kez izledim. Her seferinde Kendall gibi ben de yere çöktüm. Tüm detaylarıyla TV tarihine adını altın harflerle yazdıran bir bölümdü. Finalde Logan'ın gidişi, kardeşler arası rekabetin had safhaya ulaşması, bana yeterince etkileyici gelmeyen ve bu da bir şey mi dedirten seçim bölümü, cenaze bölümü, Roman'ın dağılması ve Tom'un finali. Hiç final gibi hissettirmeyen ama bir yandan da karakterlerin kişilikleri açısından düşünüldüğünde bazı şeylerin hiç değişmeyeceğini vurgulayan bir bölümle sona erdi son yılların en başarılı dizisi. Logan'ın ölümüyle zirveyi yakalayan dizide sonraki bölümlerde Roy kardeşlerin beceriksizliklerini izledik. Aslıdna komedi dram olarak başlayan dizide dram öne çıktı ilerledikçe. Oyunculuk her zamanki gibi muazzamdı. Final sezonunda Sarah Snook ve Kieran Culkin'in oyunculukları da arşa çıktı. Jeremy Strong ve Matthew MacFadyen'ın her an coşturmasına alışığız zaten. Bu ekibi bir daha birlikte izleyemeyecek oluşumuz üzücü. Karanlık mizahla birleşen kapitalizm eleştirisi ve işlevsiz aile öyküsü işleyecek olan sonraki yapımlarla kıyaslanacaktır bundan böyle.
Barry - Final Sezonu (Spoiler olabilir)
Yılın gerçek başyapıtı Barry finaliydi. Bill Hader'ın yönetmenliği yılın öne çıkanlarından. Karakter çatışmalarını da, suç hikayesini de, kara komediyi de hiç kimseyi kahramanlaştırmadan, olması gerektiği gibi işledi dizi. Sally'nin hikayesi Breaking Bad'de bile görmediğimiz incelikte işlendi. Sırf bunun için bile klasikler arasına girer. Hollywood'un kadınlara biçtiği rollere ve imajlara dair çok iyi eleştirileri vardı dizinin, Barry'nin hikayesi ve tüm o karakter ikilemlerinin yanında. Yıllar sonrasına ilerleyen hikâye başta yadırgatsa da kurgu yerine oturdu. Diziyi sevdiren şaşırtmacalar kendi geleneğine ihanet etmeden birbirine bağlandı. Bütünüyle çok daha fazla takdiri hak eden bir dizi Barry.
The Good Mothers
Mafyanın tehdit altındaki gerçek kadınlarının nasıl susturulduğunu, sindirildiğini, bir birey değil araç olarak kullanıldıklarını anlatan 6 bölümlük İtalyan dizisi mafyayla ilgili yapımlarda genelde geri planda kalan gerçekleri işliyor. Gerçeklere dayalı yapım yılın başyapıtlarından olmayabilir ama temasının hakkını veriyor.
Better Things
Sam Fox ve ailesiyle çok iyi vakit geçirdim. Çok esaslı bir kadın karakteri Pamela Adlon şahane oynuyor. Kendi hayatına da dayanan dizide tek başına üç kızıyla bir kadını, Hollywood'un komik yanlarını, aile kaosunu, işe yaramaz adamları izliyoruz. Sam'in iki büyük kızının tam dayaklık olmasıyla bazen çekilmez anlara sahne olsa da çok şefkatli bir dizi. Özlenecekler arasında. Sam'in annesinin spin-off dizisini çekmelerini hayal ediyorum.
Yellowjackets - 2.Sezon
İlk sezondan daha da çok sevdim ikinci sezonu. Lost'a benzeyen bir uçak kazası ve gizem söz konusu olduğu malum. Şimdilik sürekli birtakım belirsiz olaylar boca ederek seyirciyi yormuyor. Karakter odaklı hikayeler, flashbacklerin kabak tadı vermemesi, yeni bir şeyler de sunması, canımız Claire Fisher'ımız Lauren Ambrose'un bu sezon diziye teşrif etmesi, 90'larda ergen 2020'lerde 40'larında olmak, müzik seçimleri, atmosferi, doğaüstünden çok insanın içindeki karanlığa yönelmesi, folk horror vurgusu, kompleks kadın karakterler bana diziyi sevdiren ve 2.sezonun üzmeyen özellikleri. Umarım finale kadar istikrarlı ilerler.
Monster
Bu yıl izlediğim en iyi yapım bir Japon animesi desem? Çok bölük pörçük izledim yıl içinde ama sağlam bir maratonla izlenince de tadından yenmez. Karakterler iyi yazılmış, Doğu Almanya'ya, faşizme, psikanalize dayanan hikayesi her bölümde üstüne koyarak ilerliyor. Bir Japon doktor, ikizler, Almanya'dan Prag'a kadar giden bir öykü, sırlar, iyilik ve kötülüğün yönlendirilmesi. Macera, gizem, psikolojk gerilim ve dram türleri çok iyi harmanlanmış. Diziler bunun yanında halt etmiş. Çok anime izleyen biri değilim. Zaten tipik animelerden farklı olduğuna dair yorumlar okudum. Canavar doğulmaz, yaratılır diyen bir seriye hayır dememeli.
Staged- 3.Sezon
David Tennant ve Michael Sheen'in pandemi dizisi olarak başlayan zoom konuşmaları pandemi sonrası oyunculuğa devam etme çabalarıyla sürdü. İki oyuncunun atışmaları, kimyaları, birbirlerinden ayrılamamaları, adeta Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisine dönmeleri eşleriyle diyalogları ve çeşitli ironiler keşke hep devam etse bu yapım dedirtiyor ama abartmaya da o kadar gerek yok tabii ki. Kendilerinin kurgusal versiyonlarını oynayan oyuncuları bu diziden sonra daha da çok sevdim.
Good Omens - 2.Sezon
Dizinin 2.sezonun daha minimal bir hikayeyle ilerlemesini çok sevdim. Kıyamet hikayesiyle ortalık çorbaya dönmüştü. Aziraphale ve Crowley atışmaları asıl olay sonuçta. Peki Fleabagleşmesini bekliyor muyduk ikilinin ilişkisinin ve akıbetinin ya da sezon bitince bu kadar perişan olmayı? Kendine iyi diyenler en kötüleri, bunu biliyoruz neyse ki, yeterince deneyimimiz var. Jon Hamm'in absürt halleri güldürdü daha çok bu kez. Crowley ve Aziraphale'in final sezonundaki yüzleşmelerini hasretle bekliyorum.
Rain Dogs
Rain Dogs, Ken Loach filmlerini aratmayan bu komedi dramda toksik ilişkilerden geçim sıkıntısına, sınıfsal haksızlıklardan travmalara birçok temaya başarıyla değinmiş. Daisy May Cooper harika. Yılın en iyilerinden ilan etmekte beis görmeyeceğim komedi-dramlardan.
The Durrells
Lawrence Durrell ve ailesinin Corfu Adasındaki günleri keyifli, bol manzaralı, bol da kargaşalı bir seyir sunuyor. Ailenin küçüğü Gerald Durrell'ın kitabına dayanan dizide Lawrence Durrell'ın yazarlık serüveninin ilk adımlarını görsek de asıl olarak anne Luisa Durrell'ın hikayesini izliyoruz. Dönem dizisi olsun ama illa zengin züppeleri anlatmasın isteyenler için biçilmiş kaftan. Aşırı dramatik dönemeçlere yer vermeyen, hayatın gerçekliğine, gündelik hayatın trajikomikliğine sırtını yaslayan, farklı kültürler arası farkları iyi işleyen bir yapım. Yazın başlayıp sonbaharda bitirmiştim. Feel good kontenjanından.
Only Murders In The Building - 3.Sezon
Kasvetiyle boğmayan, Agatha Christievari cinayet komedisinin 3.sezonunun daha ekonomik ilerleyişini sevdim. Meryl Streep bile her zamanki halinden daha ekonomik oynamış, daha ne olsun. Gizem de 2.sezondan daha makul ve inandırıcı boyutlarda çözülüyor. Selena Gomez'in tahammül edilemez mimiksizliğine ve karakterlerin son bölümlere kadar birbirlerinden ayrı düşmelerine rağmen hoş bir sezondu. Teatral ve müzikli sahnelerde görsel, işitsel ve kurgusal zenginliğin arttığını gördük. En sevdiğimiz cinayet podcastini takibe devam.
Somebody Somewhere - 1 ve 2.Sezon
Somebody Somewhere bu sene izlediğim birkaç kadın anlatısının en güzellerinden, acı tatlı güzelliklerden, insanı doğallığıyla yakalayanlardan. Bir karakter olarak Sam'in netliğini çok sevdim. Bir konudaki tepkisini kendime benzettim. Kaybettikleri kız kardeşin gölgesi altındaki kız kardeşler, işlevsiz anne baba, arkadaşların hayatımızdaki yeri, ölüm konusundaki tepkilerimiz, toksik olmayan umut, belli bir yaşın üstünde yaşamını yeniden kurmaya çalışan bir kadın karakter. Komedi dramların dram kısmında insanı yormayan örneklerinden. 3.sezonu merakla bekliyorum.
Bodies
Zaman yolculuğu söz konusu diye Dark'la karşılaştırılmış sıkça. Benzer yönleri olabilir ama cinayet soruşturmasını zaman yolculuğuyla birleştiren daha farklı ve benzetildiği örnekten daha yalın olduğu söylenebilecek bir örnek var karşımızda. Dört ayrı zaman diliminde aynı kurban. Yılın tırnaklarımı yiyerek izlediğim dizilerinden.
Am I Being Unreasonable?
Sürprizlerle dolu 6 bölüm. Kadın karakterlere sahip standart bir İngiliz komedisi izleyeceğimi sanmıştım ama dünya kaç bucakmış gördüm sonunda. Twist üstüne twist çıkaran, kadınlar arasındaki arkadaşlığı sorgulayan, evlilik hayatının ikiyüzlülüğüne diyecek sözleri olan bir dizi. Tüm bunları kısacık bölümlerde yapması da ayrıca başarılı. Daisy May Cooper'ın bu sene izlediğim diğer dizisi. 2.sezonunun olmaması haksızlık.
Sherwood
Yalnızca İngiltere kırsalında geçen bir polisiye beklerken kökü 80'lerdeki madenci olaylarına dayanan, çuvaldızı sisteme de batıran bir mini seri çıktı karşıma. Leslie Manville'e bayıldığım için başlamıştım, sonunda fazlasını buldum kısacası.
The Lazarus Project - 1 ve 2.Sezon
Henüz 2.sezonu bitirmedim ama zaman yolculuğunu konu eden yapımlar arasında her bölümde yeni bir şeyler sunan, kurgusuyla baş döndüren, karakter motivasyonları bazen geri planda kalsa da bu tarz bir dizi için makul seviyelerde işlenen bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Yılın bir diğer tırnak yedirten zaman yolculuğu dizisi. Netflix'te veya Prime'da olsa viral olurdu ama bir başımızayız. Böylesi daha iyi belki de, bilemedim şimdi. Yine de şunu demeden geçemeyeceğim: Gizem dizilerini küçümsemesek mi acaba.
What We Do In The Shadows - 5.Sezon
Canım vampirlerimin absürt maceraları, diyalogları, atışmaları, cilveleşmeleri, tüm bölümleri sırıtarak seyretmem, Colin Robinson'ın bu sezonda o kadar da sıkıcı olmaması, Nadja'nın laneti, Laszlo'nun başarısız deneyleri, Nandor'un şaşkınlıkları ve Guillermo'nun vampirlik yapamadığı vampirliği 5.sezonun özeti. Finali iyi bağladılar. Sezonun yıldızı ise kesinlikle Matt Berry.
Fellow Travelers
McCarthy döneminin komünist ve queer avından 1980'lerin Aids krizine uzanan bir hikaye. Elini korkak alıştırmayan erotizm içeren bir homoerotizm. Hem bir sistem eleştirisi, hem karakter draması, hem dört başı mamur bir queer aşk, obsesyon ve hayal kırıklığı öyküsü. İkiyüzlü muhafazakarlığa verip veriştiren bir dizi. Bu diziye dair itirazım ise, oyuncuların 1950'lerle 80'lerdeki halleri arasında çok az fark olması ve bunun da inandırıcılık sorunu yaratması. 80'lerde aynı karakterleri başka oyuncular oynasa daha iyi olmaz mıydı diyeceğim ama bazı can alıcı sahneleri yine Matt Bomer ve Jonathan Bailey'nin bedeninde görmek daha iyi belki de. Özellikle Bailey çok iyi.
A Murder At The End of The World
Gördüğüm yorumlarda klişe muamelesi yapılması bir diziyi sevmeme engel değil. Agatha Christie ve Veronica Mars birleşimi cinayet hikayesi yapay zeka ve hackerlar temalarıyla birleştirilmiş ve ortaya bu dizi çıkmış. Finali makuldu bence. Yapay zekaya dair çıkarımları mantıklı. Gökten zembille inmiyor bu yapay zekalar sonuçta, bizim aynalarımız. Gizem, atmosfer, karakter incelemesi de aradığımı verdi. Geriye dönüşlerdeki seri katil arayışında Darby ve Bill'in hikayesini izlemek güzeldi. Brit Marling ve Zal Batmanglij ortaklığını seviyorum. The OA iptal edilmemeliydi.
Şahsiyet 1 ve 2.Sezon(Devam Ediyor)
Şahsiyet'i bu yıl ilk kez izledim. Masum'dan sonra son zamanların en sevdiğim Türk dizisi oldu ilk sezonuyla. Ülkenin rezilliğini yüzümüze vurması, teknik mükemmelliği ve Haluk Bilginer'in döktürmesi modern klasikler arasında saymamızı sağlıyor diziyi. Agah Beyoğlu Reis 2.sezonda vicdan muhasebesine girişiyor, Alzheimer'la savaşmaya devam ediyor, bir de mafyayla tabii. Erdal Özyağcılar müthiş yakışmış diziye. Mafyadan kaçış temasını çok tuttuğumu söyleyemesem de final bölümlerinde tüylerimizin yine diken diken olacağına inancım tam. Faili meçhulleri de es geçmemeli.
Carol & the End of the World
Kara mizah ya da absürt durumlar bekliyordum ama hayat sorgulatan, her bölümü ayrı güzellikte bir animasyon beklemiyordum. Var oluşçuluğun dibi resmen. Dünyaya gök cisminin çarpmasına ve her şeyin yok olmasına aylar kala türlü abuk subukluklar yapanlar, cıvıtanlar, her tür düzeni bırakıp orji hayatı yaşayanlar, gezip tozanlar bir yana, günlük hayatına tutunmuş, etrafındakilerin tepkilerini abartılı bulan, ölmeden önce şunları şunları yapmalıyımcıların aksine gidip de bir muhasebecide çalışarak günlerini doldurmayı seçen Carol. Hazin ve gerçekçi, çizimleri de güzel, daha ne olsun.
Fargo 5.Sezon
Fargo'nun daha çok ilk iki sezonu göklere çıkarılır. Ben ise her sezonda sevecek bir şeyler bulabilmişimdir. Kötü sezonunun olduğunu düşünmüyorum şu ana dek. Coenlerin klasiği konusunda geleneğin hakkını veren cinayetler, kara mizah, karlı Amerikan taşrasındaki hödüklerin aptallıkları, kötülüğün sıradanlığı, hem tahmin ettiğimiz hem de şaşırabildiğimiz senaryolara sahip sezonlar. Jon Hamm, Jennifer Jason Leigh ve Juno Temple'lı son sezon da yanıltmadı. Bu yazı yazılırken henüz final yapmamıştı ama bu listeye girmemesi imkansızdı.
2024 diziler açısından güzel ve bereketli olur umarım. 2023'ün favori kitapları yazısında görüşmek üzere...
2 yorum:
Yazındaki Babylon Berlin'i izledim bir tek ki şu an üçüncü seriyi yayınlıyor Epic Drama, dizi izleme özürlüyüm de, o nedenle:)
@buraneros: Fazla dizi izlemesen de en sevdiklerimden birini izlemene sevindim :)
Yorum Gönder