Çarşamba, Nisan 30, 2025

Mart-Nisan 2025 Seyir Günlüğü


Conclave

Papalardan banane diyerek önyargılı açıp sinematografi-senaryo-oyunculuk üçgeninin güzelliğine hayranlık duyarak izlediğim, Oscar'ı asıl alması gereken film. Finaliyle de saygı uyandırıyor. Çok iyi bir mesaja sahip. Bu filmi sırf papa seçimi entrikası olarak görmek haksızlık olur. Ne de woke diye kestirip atılacak bir yapıda. Muhafazakarlığın simgesi bir mevkiye incelikli bir dokunuş. Sürükleyici kurgu seçimi herkesi filme çekmeyecek bir konu için uyanıkçaymış (iyi anlamda.) Sevdim. 


Memoir of A Snail

Adam Elliott yine yapmış yapacağını. Mary&Max'ten sonra bir başka hüzün, içedönüklük ve varoluşçuluk bombardımanıyla daha karşı karşıyayız. Bir ara hüznü iyice abartacak, ağlak bir yapıma dönüşecek sandım ama öyle olmadı senaryosu neyse ki. Travmatik temalarının arasında nefes aldırmıyor da değil yani. Yaşlılığım Pinky'e benzerse sevinirim, sonu değil ama:(


La Cigarette

İlk kadın yönetmenlerden Germaine Dulac'ın 1919 yapımı sessiz filmi naif güzellikteki görsel tercihleri ve bazı hinlikler içeren senaryosuyla tebessüm ettiriyor. Eril zevk ve tahakküme kadın yönetmen bakışının ilk örneklerinden olmasıyla örnek alınası fakat günümüzde bile karşılık görmeyince şiddeti kadına değil de kendine yöneltmeye kalkan erkek karakterlere pek rastlamıyoruz. Kadın karakterin yaşam sevincine ve bağımsızlığına düşkünlüğüne vurgu da mühim. Velhasıl, her iki karakterine de merhametle yaklaşmış Dulac. 


Under the Tree

Bu filmi daha önce izlediğimi hatırladığımda filmin yarısına gelmiştim. Bahaneyle tekrar izlemiş oldum, ki çok da gerek yokmuş aslında ama memnunum; hatırlamış oldum. Gırtlak gırtlağa gelen komşuların hikayesiyle ırkçılık, cinsiyetçilik, önyargılar, aile bağları ve günlük hayatın faşist anlarını sorguluyor. İskandinav mizahıyla yapıyor bunu elbette. Bazen sinir bozucu, bazen epey eğlenceli. 


Stormskerry Maja

Finlandiya sinemasından klasik anlatılı bir güçlü kadın hikayesi. Ada manzaralarıyla sinematografi doyurucu. Hikayesinden çok Maja'nın karakteri filmi sevdirdi. Ailelerin ve toplumun kadınlara bakış açısının hiçbir yerde değişmediğini de görüyoruz, özellikle yüzyılın başında her yer aynıymış. Maja'nın ileri yaşlarını aynı oyuncunun canlandırması ve birkaç çocuk yaptığı halde hala 20 yaşında görünmesi pek gerçekçi olmasa da Amanda Jansson'ın başarılı oyunculuğunu izlemek güzel. 


I'm Still Here

Malum olaylar patlak verdiğinde eş zamanlı olarak I'm Still Here'ı izlemiştim. Annemler Tatilde ve Kamchatka'yı anımsatan bir darbe, gözaltı, tutuklanma ve dağılan aile hikayesiyle evrensel hisler benimsememek zor ülkemizde. Filmin ilk yarısının daha güçlü olduğunu düşünüyorum. İkinci yarısı ailenin toparlanma öyküsü şeklinde ilerlerken klasik biyografik filmlerle benzer bir seyir izliyor. Fernanda Torres'e gönlümün Oscarlarını verdim. Walter Salles'i de hep sevmişimdir zaten. 


The Pied Piper/Krysar

Çek yapımı karanlık Fareli Köyün Kavalcısı uyarlaması woow dedirten öğelere
sahip. Çok iyi bir açgözlülük, riyakarlık, bencillik, burjuvazi ve ahlak eleştirisi de içeren bu intikam öyküsünün görselliği de temaları kadar çarpıcı. Kendine has animasyonlar tarihinde en beğendiğim örnekler arasına girdi. 


Flatliners

Sinematik önceliğimi yenilerden ziyade bir türlü izleyemediğim klasiklere verdiğim için daha yeni izlediğim bir film Flatliners. Julia Roberts'ın güzelliğiyle zekasının birleşimine bir türlü inanamayan erkek bilim insanlarının teker teker intikama maruz kalmaları mutlu etti. Nerede intikam, orada ben. Bilim kurguyla korkuyu birleştiren iyi bir seyirlikmiş. 90'larda izlesem daha bile çok hastası olurdum. 


EXistenZ

Cronenberg'in izlemediğim filmleri vardı. Bahaneyle aradan çıkardım son 2 ay içerisinde. Matrix sevip de bunu sevmemek mümkün olmadı benim için. Body horror ve bilim kurguya çok bayılmam fakat çığır açıcılığın hakkını veren, muadillerinin çok ilerisinde bir vizyona sahip, paranoyasında kaybolduğum bir film oldu EXistenZ. Baby boy Jude Law tam bir sudan çıkmış balık kıvamındaymış. Jennifer Jason Leigh bildiğimiz ikirciklikte. (Siyonist olmasa iyiydi.) 

Scanners

Artık Cronenberg filmlerini korka korka izlemiyorum. Scanners'ı nihayet izleyebildiğime göre bu sonuca varabiliriz bundan böyle. Telepatinin genelde güç savaşlarında kullanıldığını gösteren örneklerden biri olarak aslında eleştirel mesajıyla değil de ürkütücü anlarıyla öne çıkıyor. 


Transylvania

Birol Ünel'in vefatını hatırlayıp canımı sıkmama vesile olan Tony Gatlif filmi niye daha fazla Tony Gatlif filmi izlememişim dedirtti. Kadın karakterin yansıtılışına, motivasyonlarına ve akıbetine bayıldığımı söyleyemeyeceğim ama Birol Ünel oynadığı karakterin hakkını vermiş. Romanların dünyasıyla yol filmi izleklerini birleştiren buruk bir film. 


The Linguini Incident

Yeni comfort filmime hoş geldiniz. The Linguini Incident çok kısa sürede çekilmiş ve zamanında hakkı pek teslim edilmemiş tatlı bir rom com. Romantik komedi ne, ben kim tabii normalde biliyorsunuz da David Bowie'nin efsunlu halleri, Rosanna Arquette'in 20'lerden çıkmış naifliği, sihirbazlıkla dolandırıcılık ve karakterlerin birbirlerini hırpalamayan, romans da romans diye sıkboğaz etmedikleri bir romantizme sahip olması filmi sevdiren etkenler.  

Frequency

Neden daha önce izlemediğime şaşırdığım bir film daha. Paralel evrenli bilim kurgu hikayesine seri katilli cinayet hikayesi de ekleyen, "Aslolan Amerikan heteroseksüel ailelerdir" mesajı veren bir film. Hop oturup hop kalkarak izledim yine de. İstek değil ihtiyaç filmi daha çok. 


Mauvaise Graine/Bad Seed

Yönetmenlerinden birinin Billy Wilder olduğunu fark edince hemen izledim. Senaryosu klasik Hollywood çizgisinde. Aksiyon da var, romans da, komedi de. Sinematografisi gayet güzel. Kendini keyifle izletiyor. 1930'ların az sayıdaki arabalarıyla Paris'in bomboş sokaklarında kovalamaca sahnelerine sahip. Billy Wilder'ın mahareti sonraki filmlerini bilenler için detaylarda fark edilebiliyor. 



Tutku İmparatorluğu

Nagisa Oshima hiç insafı olmayan keskinlikte. Rahatsız edici anları dahil her dakikasıyla unutulmaz sahnelere sahip. Senaryo politik bir çizgiden ziyade psikolojik gerilim ve doğaüstü öğelere kayıyor. Uzak Doğulularda kuyu metaforu üzerine düşünmeli. 





Mishima: A Life in Four Chapters

Diğer izlediklerim filmse bu nedir dedirten, Akira Kurosawa'nın Dreams'ini anımsatan görsel vizyonuyla, kurmaca ve gerçekliği harmanlamasıyla bambaşka bir biyografik film. Mishima'yı genelde severim. Bence yaşamının bazı çarpıcı yönleri filmin deneyselliğinin gerisinde kalmış fakat muazzam bir film olduğunu da yadsıyacak değilim. Var oluş sorgulamaları, edebiyat anlayışı, tartışmalı politik duruşu ve cinselliğe bakışı ile bu kendine özgülükten daha aşağısını kaldırmazdı Mishima'nın yaşam öyküsü. 

Autobiografia di Una Borsetta

Joanna Hogg şu ana kadar sinematik açıdan görsellik kullanımı dışında kendimi bulamadığım bir yönetmen. Miu Miu'ya adanmış bu kısa reklamlı filmi keyiflendirdi. Bir Çantanın Otobiyografisi bambaşka sınıfsal atmosferlere sürüklenen bir çantanın yolculuğunu anlatıyor. Evet konusu tam olarak böyle. Quentin Dupieux çekse bambaşka bir mizah görürdük diye düşünmeden edemedim. 


Grand Tour

Miguel Gomes ağzımıza bir parmak bal çaldıran sinematik güzelliğiyle karşımızda. Senaryonun akışı açısından herkese hitap etmeyebilir. İlk yarısı erkeğin, ikinci yarısı kadının gözünden ilerliyor. İkinci yarıda dağılsam da farklı zamanları iç içe geçiren kurgusuyla, sinematografideki detaylarıyla, yer yer 1920'lerle 1930'ların tekniğini kullanmasıyla, atmosferiyle ve açtığı ufuklarla tekrar tekrar izlenmeyi vaat ediyor. 


Time Masters

Zamanın Efendileri'ni Rene Laloux'nun Fantastik Gezegen'inden daha çok sevdim. Bir animasyondan beklentilerde çizimlerin yaratıcılığı genelde ön plana çıkar. Bunda uzay yolculuğuna var oluşçu doneler, zaman yolculuğuna şık bir dokunuş da eşlik ediyor. Biraz ağır tempolu olsa da seyirciyi ödüllendirmiyor değil. 


Pepi, Luci, Bom

Ham bir Almodovar klasiği. Almodovar'ın amatör döneminden olduğunu bazen hissettiren, bazı sahnelerde ve senaryodaki tercihlerde ise hiç şaşırtmayan, işte tam bir Almodovar klasiği dedirten bir film. Gülmekle sinirlenmek arasında gidip geliyoruz karakterlere. Rahatsız etmekten de geri kalmıyor. Tecavüzü geçiştirir gibi bir hali var. Şiddetten kopamayan kadın karakterin seyri de yoruyor. Günümüz için eski moda görünse de 1980'lerin başındaki İspanya için büyük bir adım olsa gerek. Queer punk yıldızı favorim. 




---DİZİLER---


The Stand

Stephen King'in Mahşer'inin 1994 versiyonunun büyük ölçüde romana sadık olduğu söylenebilir ancak atmosfer ve oyuncu seçimi açısından beklediğimi bulamadım. Korku-gerilim-gizem türünde atmosfer her şeydir. Pandemi ve distopya yaşadıktan sonra bunu izlemek de garip geldi. Görsel efektler olsun, Randall Flagg portresi olsun, sıradandı. Pandemiden önce yeni bir versiyonu yapılmış, Alexander Skarsgaard Randall Flagg rolünde karşımıza çıkmıştı fakat dizi iptal edilmişti. Romandan farklı olduğu söylenen yeni versiyona da günün birinde bakarım belki. 




Angel 1.Sezon

Geçen yazdan beri izlediğim Buffy The Vampire Slayer'ı tamamlar tamamlamaz Angel'a geçtim. Los Angeles gecelerinde bir vampir dedektif her bölümde sırf farklı olay çözse de yeterdi. Üstüne karakter çelişkileri, çalışma arkadaşlarının eğlenceli diyalogları, geçmişle gelecek paralellikleri, Buffy'le Californialı dedektif hanım arasında gidip gelen romantik gelgitler, arka planda giderek kızışan büyük malum tehlikeyi içeren bir kombinasyonla kendine bağladı. Cameolar candır, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. 


Daredevil: Born Again

Netflix'in Daredevil'ını atmosfer, karakterler ve senaryo açısından aradığım bir geri dönüş dizisi Born Again.  Kingpin'in diktatör belediye başkanına dönüşme süreci başarılı işlense de Karen'ı sadece ilk ve son bölümde görmemizi, psikolog hanımın mesafeliliğini, Matthew'un iki arada bir derede kalmasını, büyük ölçüde mahkeme dramı izletmesini kime şikayet etsem bilemedim. Aslında bunların hepsi negatif özellikler değil ve yine severek izledim diziyi ama işte bir şeyler eksikti. Punisher'ı gördüğüme sevindim. Yalnız Charlie Cox'a nasıl da yakışıyor Matt Murdock/Daredevil rolü değil mi.


The Penguin

Batman'in villainlerinin her birine mini dizi çekebilirler. Marvel/DC yapımlarının hayranı olmasa da buna varım. Fakat buradaki Penguen'in hikayesinin karanlığı, nefes almaya mahal bırakmaması, kötücüllüğünün sınırsızlığı yordu. Colin Farrell makyajın da etkisiyle yeterince iyiyken Cristina Milotti'nin müthiş Sofia Falcone-Gigante/Hangman performansı diziyi asıl sevdiren unsurdu benim için. Ortam açısından The Sopranos havası alsak da o denli empati yoktu. Tim Burton'ın toplumun dışına itilen kaybeden Penguen'inden de farklı bir portre izledik. Seyir açısından başarılı olsa da şikayetlerim bunlar işte kişisel olarak. 


Black Mirror

Black Mirror ilk çıktığında soluksuz kalmıştık. Son sezonlar pek yeni bir şey söylemiyor, karakter hikayeleri açısından da merak uyandırmayan, heyecansız bölümler çoğunlukta. Artık hiçbir dijital gerçekliğin şaşırtamadığı bir döneme girmemizin de bunda payı var elbette. 7.sezonun Common People, Eulogy ve Hotel Reverie bölümlerini sevdim yine de. Çok fazla yapay zekaya maruz kalmaya başladık. Bunun eleştirisini yapan her yapım kabulüm. 


Son 2 ayda izlediğim bütün filmleri defterime de yazdım elbette. Burada hepsinden bahsedemesem de sıralamamın pembe>mor>yeşil>mavi kalemle yazılanlar şeklinde olduğunu belirteyim. 

2 yorum:

MINDMILLS dedi ki...

Merhaba. Conclave, I'm Still Here, Grand Tour ve Black Mirror'la ilgili benzer hissiyattayım. Tony Gatlif'ten izlemediyseniz Les Exils, Djam ve Vengo'ya bir bakın. Vengo'da meşhur neyzenimiz Kudsi Erguner'in de olduğu müthiş bir müzik sefası sahnesi vardır. Filmin müzikleri de güzeldir. Sevgiler..

Sera dedi ki...

Merhaba. Djam'i izlemiştim. Diğerlerine de bakayım. Teşekkürler, sevgiler :)