Pazartesi, Haziran 30, 2025

Haziran 2025-Okuma ve Seyir Günlüğü

 ---Kitaplar---


Haziran kitaplarımın çoğu daha önce okuyup sevdiğim yazarlardan. 

Ayın duygusal açıdan en zor ve etkileyici kitabı Neige Sinno'nun Hüzünlü Kaplan'ı şüphesiz. Üvey babasının sistematik tecavüzüne uğramış bir kadının yüzleştiklerini okuyoruz. Adamın suçunu kabul edip ceza aldığı bir durum söz konusu. Yazar için hem kötü anıları deşmek, hem de sosyolojik, hukuki, düşünsel sorgulamalar yapmak kolay olmamış olsa gerek. Mağdur suçlamaktan tecavüzcü aklamaya, toplumun “survivor” imajından (Yaşananları “aşıp” ileride aile kuran kadınlara iltimas geçen toplumu sorgulatması gibi) kanunların cinsel istismar suçları karşısındaki tavrına, edebiyattaki ve sinemadaki konunun bazı örneklerine geniş bir yelpazede konuyu işlemesi etkiledi, benzer cinsel istismar deneyimlerine dair anlatıların bir adım önüne geçiyor o yüzden bence. Yaşananları grafik şiddete ve eril fantezi tuzağına kaçmadan anlatması da bu tarz anlatılarda en önemli beklentim olduğundan yazarın ölçülülüğüne ve bir o kadar açık yürekli olmasına şapka çıkardım.

Emile Ajar a.k.a. Romain Gary dememe aslında gerek olmayan canım yazarım yine şefkat dersi veriyordu Kral Salomon'un Bunalımı'nda. Yaş almış insanların hayattan elini eteğini çekmek zorunda kalmadığı, iyilikseverlikle menfaat beklemek arasında ince bir çizgi olan günümüz dünyasında bu kitabı okuyup kendini sorgulaması gereken insanlar var ama okumazlar, okusalar da bakar kördürler. Sözlük okuyan taksici, 84 yaşındaki Salomon'un yaşam sevinci, eski Chanson kraliçesi Cora'nın yalnızlığı, savaş dönemi ve sonrası değişen dünya, toplum ve insan ilişkileri konu ediliyor. Epey trajikomik ve bilgelik dolu bir roman. 

Simone de Beauvoir'ı okuduğum yoktu hiç. Mandarinler Beauvoir'ı yazar olarak tanımak için doğru seçim miydi, emin değilim. Kendi yaşamından izler taşıdığı söylenen, Henri'nin Albert Camus, Anne'in kendisi olduğu düşünülen bu devasa anlatıda aslında dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyor yazar. Kitabın en güçlü ve başarılı yanı, Sovyetlerdeki kampların varlığıyla komünizm tartışmaları yapması ve biat etmeyi sorgulatması. Doris Lessing'in siyasi sorgulamalarına benzer düşünce trenine kapıldım bu bölümlerde. Diyaloglar da beklediğimden daha çok aktı. Kitabın sevmediğim yanı ise, ilişkilerle ilgili bölümler, genç kadın karakterlerin tekboyutlu çizilmesi, karakterlerin bencilliklerini süslü cümlelerle aklamaya çalışmaları. İlişkilerle ve karakterlerin iç çatışmalarıyla ilgili bölümlerde diyaloglu kısımlardan ziyade karakterlerin zihninin içinde gezdiğimiz bölümler daha başarılı. Yaş almış kadınların da tutkuyu hissetmeye haklarının olduğunu vurgulayan anlarını da övmeliyim bu noktada. Özetle, 800 sayfadan kısa da olabilirmiş Mandarinler. 

Paul Auster Kırmızı Defter'deki anekdotlar ve öyküler aracılığıyla tesadüfleri kurmacada nasıl kullanırım alıştırması yapmış gibi. Nihayet okuduğuma memnunum. Auster okumak hep güzel. 

James Baldwin'in bizde Dağlardan Duyur Onu adıyla yayımlanmış ve çevrilmiş Go Tell It To The Mountain'ı da yazarın kendi hayatından izler taşıdığı söylenen bir romanı. Bir gencin kimlik krizi, dinle ve aileyle çatışması, queer kimliğe imasının yanında din fanatizmini, kadınlara dayatılanları, ırkçıların zorbalıklarını, aile kavramını sorgulayan, Hıristiyan öğelerle sembolik yanları olan bir anlatı. Hıristiyanlık göndermeleri beni yorsa da James Baldwin çarpıcılığından eksik bir şey yok. Karakterlerin gözüyle ilerleyen romanın aile, din, kilise ve ilişkilerdeki ikiyüzlülüğü vurgulamasına minnettarım. 

Christopher Isherwood'un üslubunu daha önce büyüleyici bulmuştum. Gelip Geçerken'in ise büyülediğini söyleyemeyeceğim. 2.Dünya Savaşı öncesi, savaş dönemindeki kaçış ve sonrasındaki bir grup gayin hikayesinde eksik kalan bir şeyler var, buna ister sosyolojik çıkarımlar deyin, ister toplum eleştirisi, ister karakterlerin psikolojik analizi deyin, ister dönemin portresi. Weimar döneminden Yunan adasına, California'dan İngiltere'ye uzanan bir yolculuk ve karakterler serisinin çok daha ilgi çekici gelmesi lazımdı halbuki. Yine yazarın kendi hayatından izler taşıdığı belirtilen bir anlatı bu ama bazı bölümlerde yabancılaştım. Yazar özellikle bağ kurmadığını belirtecek şekilde karakterlerini kurguladığı ve empatik olmaktan ziyade tanrıyı oynadığı zaman böyle hissediyorum. Ambrose ve Waldemar bölümleri 4, diğer bölümle 3 yıldız. 

---Filmler--


Quatre Nuits d'un Reveur (Düş Avcısı)

Robert Bresson'un Beyaz Geceler uyarlaması Visconti versiyonunu da geçti benim gözümde. Karakterlerin iç dünyasına daha derinden bakışı ve sınıfsal unsurları da vurgulaması sevdiğim Bresson filmlerinden birine dönüştürdü Düş Avcısı'nı. Gözümüze gözümüze sokulmayan romantizm, umutsuz aşk veya aşk üçgeni temalarını daha çok seviyor olabilirim. Visconti'nin uyarlaması daha çok görsel yönüyle etkilemişti. Hayatımız düşlerle gerçekler arasındaki uçurumla ve gerilimle geçiyor zaten. 


Kooyanisqatsi

Adını zor yazdığım bu kendine has seyir deneyimi gücünü görselliğiyle vurguladıklarının yanında Philip Glass'ın çarpıcı müziklerinden alıyor. Aslında bana rahatsız edici geldi müzik kullanımı bir noktadan sonra fakat yönetmenin modern dünyaya dair gösterdikleri hem düşündürücü hem baş döndürücü olduğu için şikayet etmeyeceğim. Diyalogsuz, seyircinin kendisinin görmesinin beklendiği gerçekler Godfrey Roggio'nun Qatsi üçlemesinin ilk filmi. Sonraki filmlerde teknolojinin yıkıcılığının daha vurgulu olduğu söyleniyor. Listeme aldım elbette. Hipnoz gibi bir trans hali bu yapım. Doğa, çöller, bozkır, derken şehir manzaraları, gökdelenler, bitmeyen yollar, arabalar, arabalar, arabalar, kalabalıklar içindeki yalnızlıklar, insanlığın ekolojik sisteme tahribatını modern dünyadaki anlamsız öğelere vurgu yaparak eleştiren bir anlatı biçimi. Mağara resimlerinden yapay zeka dünyasına ulaştığımız dünyada gelişim nedir aslında?


The Saddest Music In The World

Guy Maddin'in çılgın dünyasına bu ay 2 filmle konuk oldum. Birkaç sahnesi renkli olsa da yine siyah beyaz, yine sessiz filmlerle dışavurumcu sinemadan alınmış sekanslar, çılgıncasına bir kurgu ve Isabelle Huppert'in kariyerinin en nev-i şahsına münhasır karakterini canlandırdığı bir film. Camdan takma bacaklı ülke yöneticisinin dışında Maria Medeiros'un karakteri de bilindik başlayıp yönetmenin ters köşesiyle devam ediyor. Guy Maddin'i bilmesek 1920'lerden/1930'lardan sanabileceğimiz sinematik dokunuşlara absürtlüğün tetiklediği bir öykü anlatımı eşlik ediyor. Guy Maddin'in kendi Metropolis'i adeta. Dünyadaki en hüzünlü müziği seçme yarışması düzenleyen Kanadalıların Amerikan gölgesi ve emperyalizmiyle imtihanına da dikkat. 


Archangel

Guy Maddin'e özgü savaş dramı da yine kendine özgü oluyor. Karakterleri çok önemsemeden kapılıp gidiyoruz tarihsel anlatıya. Absürt melodram Bolşevikler döneminde geçiyor. Hafıza kaybı olayına kendi imzasını atmış Maddin. Yönetmenin diğer filmleri kadar bayılmasam da başlıbaşına bir deneyim olan filmlerden olduğu için ayın güzel seyirlikleri özetinde yerini aldı. 


Sinners

Biraz da 2025 sineması. Vampir filmlerine yeni bir soluk getirip getirmediği tartışılır ve aksiyonla yükselme anlarını son yarım saate bırakarak fazla uzatmış bazı sahneleri bence ama genel olarak sevdim, eğlendim. Ku Klux Klan'la mücadele her daim iyidir. Alt metin güzel. Mizah ve müzik kullanımı filmi öne çıkaran öğeler. Finalde bazı vampirlerin tavrı inandırıcı gelmedi ama neyse artık. Vasat sinema döneminde kötünün iyisidir. Annie karakterine kocaman sarıldım. 


The Ocean Waif

İstismara uğrayan bir kadının karşı duruşunu 110 yıl öncesinden çok ölçülü ve şık bir şekilde işleyen bir sessiz sinema harikası. Yazar tıkanması yaşayan bir adamla yolları kesişen kadın karakterimizle aralarındaki münasebet de pek tatlı. Alice Guy-Blanche sadece zamanının değil, zamanımızın da ilerisinde bir kadınmış. Bunu hep hatırlatmak lazım. 


Querelle

Fassbinder'ın Dört Mevsim Satıcısı ve Korku Ruhu Kemirir dışında başka filmini izlememiştim. Özellikle ikincisi beni çok sarsmıştı. Irkçılığa dair en güçlü filmlerdendi Ali: Fear Eats The Soul. Onur ayına yakışanlardan biri oldu Querelle. Erkeklik kodlarıyla eril dünyayı eleştiren filmin teatral dünyasıyla da temayla görselliğin birleşimi özel bir film haline getirmiş Querelle'i. Fassbinder aşırı maskülen bir dünyayı, denizcilerle bar fedailerinin ortamını kullanarak örtük eşcinselliğe de sözünü sakınmamış. Jeanne Moreau'nun filmdeki tek kadın olduğu filmde kadınların da alabildiğine eril dünyada araçsallaştırılmaktan öteye gitmediğini görüyoruz. Tezatlarla düşündüren, bazen ham duran, bunun özellikle yapıldığı anlaşılan, renk kullanımının ve sahne seçiminin de özenli olduğu filmi nihayet izlediğime memnunum. Fassbinder'ın izlemediğim filmlerini de kendime ödev veriyorum. 


Safety Not Guaranteed

Zaman yolculuğuyla ilgili bir film gibi görünürken kaybedenlerin, içe dönüklerin, travmaların ve bağımsız sinema karakterlerinin filmi çıktı Safety Not Guaranteed. Mark Duplass değişik adam. Yer aldığı yapımlara farklı bir dokunuş getiriyor. Aubrey Plaza'nın rolü de tam kendisine göreymiş. Sürprizini sevdim. Başyapıt değil ama severek izledim kategorisinden. 


Chronicle of A Summer

Kieslowski'nin Talking Heads'i gibi başlıyor. Sınıfsal olgulara ve eleştirilere yöneliyor röportajlar ilerledikçe bir antropolog ve bir sosyologun elinden çıkan bu belgesel. Halktan insanlarla yapılan röportajlara şehir, sokaklar, fabrika, plaj görüntüleri de eşlik ediyor. 1960'lar Paris'inin gerçek yüzü bu aslında. 68 Mayıs'ına hazırlıkmış resmen. Makine gibi çalışmaktan yaşamın asıl anlamını ve kendilerine zaman ayırmayı unutan işçiler, travmatik ilişkiler yaşayan kadınlar, modernleşmenin ketledikleri, yaşamın kendisine ilişkin gerçekleri, var oluş krizlerini röportajlarla izliyoruz. Filmin sonunda röportaj yapılan kişilerin filme ve birbirlerinin söylediklerine verdikleri tepkiler de düşündürücü. Dönüp dolaşıp tartışılabilecek bir belgesel. 


Il Giardino delle Delizie/Garden of Delights

Zamanının ötesinde bir film daha. Evlilik, kadın erkek ilişkileri, burjuvazi ve din üzerine eleştirileriyle bunaltıcılığı boşuna değil. Sansürden payını aldığından bazı sahneleri eksik. Kurumları eleştirdiği kadar cinselliği gösterme biçimiyle de farkını göstermiş. Karakterlerin iç sesiyle kurgulanan anları sarsıcı. Maurice Ronet rolüne yakışmış. 


Adrienne

Adrienne Shelly belgeseli kaçınılmaz olarak duygusal. Ailenin Shelly'nin kaybı sonrası yasla baş etme sürecini, hırsızlık cinayetine ilişkin gerçekleri, Shelly'nin çocukluğunu ve New York'a gidip oyuncu olmasını anlatıyor. Hollywood sistemine de dokunduran belgeselin asıl olayı sevilen bir oyuncu, eş ve annenin geride bıraktıkları. The Waitress'la yönetmenlikteki başarısı da bilinen Shelly'nin aslında birkaç filminin daha olduğunu ve çoğunu izlemediğimi görmek de benim ayıbım oldu. Film çekme, gösterime sokma ve kendini kabul ettirme süreci kadın yönetmenler için çok daha zor, bunu da belgeselde görebiliyoruz. Kadın oyunculara ve yönetmenlere dayatılanlara da dokundurmadan geçmiyor belgesel ama yapımın genel izleği bu diyemeyiz. Hal Hartley'nin The Unbelievable Truth'ta daha fazla çıplaklık olmasını salık veren Miramax'a ve malum tecavüzcü yapımcıya verdiği ayar için minnettar olmalıyız. Bağımsız sinemacılar için güya altın dönem olan 90'larda bile stüdyo sistemi dışına çıkmaya çalışan sinemacıların yaşadığı zorlukları hatırlıyoruz. En çok da erken bir kayıp olan Adrienne Shelly için yas tutuyoruz. 



Bu ay ayrıca 28 Years Later'ı sinemada izlerim diye 28 Days Later ve 28 Weeks Later filmlerini de yeniden izledim ama son filmi sinemada izlemek nasip olmadı maalesef. Üstte saydıklarım dışında, daha fazlasını beklediğim Nicholas Ray belgeseli Don't Expect Too Much, Jonas Mekas'ın yağmurda yürüyüşü A Walk, St.Vincent'ın çılgın sahte belgeseli The Nowhere Inn, psikopat ve egzantrik May'in kanlı hikayesi May de izlediğim diğer filmler ve belgesellerdi. 

---Diziler---


Angel 3 ve 4.Sezon

Angel ve kankalarını en son 3.sezonda farklı bir boyutta bırakmıştım. Cordelia'nın prensesliği ve ulvi bir varlık olarak yükselişi 4.sezonda yerini daha karanlık bir yere bıraktı. Angel'ın oğlu Connor'ın salaklıklarıyla da fenalıklar geçirdim. 4.sezonda hikayenin gittiği yöne her anıyla bayılmadım ama hop oturup hop kalkarak izledim. Eski dizilerin insanı sürekli merakta bırakan yanını hatırlamak iyi geldi. Bu dizinin doğaüstü varlıkları kullanma şekli sıradan iblis avlama hikayelerini geçmiş. Temmuzda final sezonuyla diziyi noktalamayı umuyorum. Buffyverse'e veda etmek zor olacak gerçi. 


Dept Q

Danimarka yapımı film serisini epey sevmiştim. İskoç yapımı Matthew Goode'lu bu diziye çoğu kişi kadar bayılmadım. Fazla ağırdan alması dışında son 2 bölüme sıkıştırılan çözülmeler dişimin kovuğuna gitmedi maalesef. Klostrofobik yanı da polisiyelerde artık kaçtığım özelliklerden. 9 bölüm Matthew Goode'un alaycı karakterini izlemek iyiydi ama tabii. Her bölümde ayrı bir olay çözerken arka planda da ana olayın döndüğü polisiyeleri özledim. Kitaplara sadık olduğu söylenen serinin illaki 2.sezonuna da bakarım ama tabii çekilirse eğer. 


Somebody Somewhere

Sam gibi karmaşık bir kadın karakteri bizlerle tanıştırdığı için ne kadar teşekkür etsek az Bridget Everett'e. 3.sezonu izlemeyi neredeyse unutuyordum. Final sezonuymuş. Seyirciyi duvardan duvara fırlatmadan sonlanmasına çok sevindim. Kardeşlik, dostluk, dayanışma ve sevgi arayışı üzerine trajikomik anlarına minnettarım. İzlandalı Olafur Darri Olafsson'un sürpriz varlığı da güzel. 


The White Lotus 3.Sezon

Ay sonuna sıkıştırdığım dizinin son sezonu önceki sezonların tekrarı gibiydi. Çok yeni bir şeyler görebildiğimiz söylenemez. Karakterlerin yüzeysel tipler olması motivasyonları açısından da yüzeysel kalıyordu genel olarak. Bazı komik anları var ama gerilimden yeterince nasibini alamamış gibiydi. Bu diziye aslında çerezlik muamelesi yapılması gerekirken ödüllerde bol bol adının geçmesi şahsen anlayamadığım bir tavır. Neyse en azından bol bol güzel manzara izledik, Parker Posey'i gördük ve zenginlerle yine dalga geçtik. 

Gelecek ay görüşmek üzere...

Hiç yorum yok: