Cumartesi, Ağustos 30, 2025

Ağustos 2025-Okuma ve Seyir Güncesi

---KİTAPLAR---


Ağustos ayına Denton Welch'in büyüme hikayesi Gençlik Hazları'nı okuyarak başladım. Her bölümde kitabın genç karakterinin hem kendisinin hem dünyanın farklı bir yanıyla yüzleşmesine tanık olduğumuz kitap Odipa Yayınlarından çıkmış. Artık büyüme hikayelerine doyduğum için sanırım beni çok etkileyen bir roman olmadı ama genç yaşta hayatını kaybeden yazarın üslubuna ve atmosferinin şiirsel yanına tanık olmak güzeldi. Kitabın cep kitaplarına benzeyen boyutu da sempatimi kazandı. 

Ağustosta illaki polisiyelere kaptırmam lazım kendimi, yoksa aşırı sıcak ve nemde zombiye dönüşmek kaçınılmaz olabilir. Camilla Lackberg'in Fjalbacka serisinin 7 ve 8.kitapları da ziyadesiyle bu ihtiyacımı karşıladı. Deniz Kızı yine geçmişteki bir travma çevresinde ilerleyen bir intikam hikayesiydi. Cinayete konu olan dört erkek karakterin sakladıkları sırrı geriye dönüşlerle öğrendik. Sürpriz gibi görünen kısımlar çok da sürpriz olmadı ama kapılıp gitmeme de engel olmadı. Camilla Hanım Erica'yı tekrar hamile bırakmasa ve durmadan çocuk/bebek muhabbeti yapmasa daha mutlu olacaktım ama aile kavramına önem veriyor belli ki Nordik Agatha Christie lakaplı yazar ve her kitapta Erica ve Patrick'in de ilişkilerini okuyoruz bir yandan. En azından ilişki buhranı görmek zorunda değiliz. 8.kitap Hayalet Adası daha dallı budaklı ilişkilere ve geçmişe dönük, hatta 1800'lere uzanan bir hikayeye sahipti. Üstelik Erica'nın kardeşi Anna'nın yeni bir travmasına tanık olduk. Bu kadar drama gerek var mıydı bilemedim. Cinayet romanı olarak da serinin en zayıf kitaplarından biri. Bazı karakterler gereksizdi. Araya homofobi, dolandırıcılık hikayesi ve kadına şiddet temaları da katmış yazar fakat daha ekonomik kullansaydı karakterlerini kurguda da dağılıp gitmezdi hikaye. Finalinin de homofobik olup olmadığı tartışılır.

Elaine Feeney'nin Dünyaya Açılan Tekne adlı romanı annesini tanımadan büyüyen otistik bir çocuk ile çocuk sahibi olmakla olmamak arasında kalan öğretmeni Tess'in hikayesini anlatıyor büyük ölçüde. Kendine has bakış açısına sahip Jaime okulda zorbalanıyor, annesini anmak ve özgürleşmek için bir tekne inşa etmeye çalışıyor. Tess ise artık içinde olmak istemediği evliliğinden çıkmaya çalışırken bocalıyor. Karakterlerle empati kurmak ve kendilerine sinir olmak arasında gidip gelerek okudum romanı. Şiir de yazan Feeney'nin bu yeteneği özellikle son sözde ve dili kullanma biçiminde görülebiliyor.  

Tavan Arasındaki Buda romanını çok sevdiğim Julie Otsuka'nın bizdeki son çevirisi İmparator Tanrıyken Amerika'daki Japon halkının 2.Dünya Savaşı ve Pearl Harbor döneminde günah keçisi ilan edilişini, ailelerin yerlerinden ve evlerinden edilip bir toplama kampına kapatılışını, Uzak Doğu kökenlilere karşı bitmeyen ırkçılığı konu alıyor. Otsuka yine kolektif anlatı biçimini kullanarak halkına ses oluyor. Anne ve çocukların bakış açısı, detayların zenginliği, nesnelerle sembolize edilen insan hayatının biricikliği romana değer katan diğer özellikler. Dili ekonomik kullanırken çok şey anlatan yazarlardan Otsuka. 

Hwang Bo-Reum'un Hyunam-Dong Kitabevi'ni sürpriz bir şekilde sevdim. Kitabevi romantizmi yapan sıradan romanslı bir bestseller romanı olduğundan şüphelenirken kapitalizm eleştirisi, günümüzün iş hayatının sıkıntıları, ilişkilerden beklenenler, modern hayattaki yabancılaşma, internet kullanımıyla kendini ifade etme çabaları, kendini gerçekleştirmeyle bir tutulan hırs küpü olma durumunun saçmalığını irdeleyen ve tüm bunları mütevazı bir tavırla yapan, kişisel gelişimden ve nutuk çekmekten kaçınan bir roman çıktı karşıma. İyi ki okudum. Çavdar Tarlasında Çocuklar'dan Kirpinin Zarafeti'ne çeşitli edebi göndermeleri de sevindirdi. 

Yu Hua Yedinci Gün'de de harikalar yaratmış. Öldükten sonra arafta kalan anlatıcının hayatının gözlerinin önünden geçişi, yaşadığı acı tatlı anılar, hayatına giren insanlar Çin toplumunun sıkıntılarıyla iç içe anlatılıyor. Yaşamak ve Kanını Satan Adam kadar sevdim kitabı diyebilirim. Kendisini büyüten üvey babasıyla ilişkisinin sevecenliğine dair bölümler kitabın en sevdiğim bölümleri olabilir. Kafkaesk bir hava estiren bürokrasi, Çin'deki bitmeyen yoksulluk, haliyle Kültür Devrimi'nin etkileri, çocuk politikası, insan ilişkileri, aile kavramı, hızlı sanayileşmenin yarattığı dengesizlikler, yaşam ve ölüm üzerine sorgulamalar, hafızanın tek yanlılığı romanın ana karakterinin metafizik alemden bakış açısıyla yansıyor okura. Yalın bir dil, yalınlığıyla ters orantılı ölçüde derin temalar.

-SİNEMA---

Bu ay sadece birkaç film izleyebildim. İzlediklerimin hepsini sevdim ama en azından. Tarot suçlu zevkler kategorisinde son anda listeye girdi. Az ve öz bir seyir ayı oldu. 


84 Charing Cross Road

Helene Hanff'ın bir türlü bulamadığı kitaplar için İngiltere'deki bir kitapçıyla yazışmalarını anlattığı aynı adlı romandan uyarlanan filmde Anne Bancroft ve Anthony Hopkins ölçülü, etkili ve sessiz bir duyarlılığa sahip performanslar sergiliyorlar. Kitap sevgisi, kitapçı romantizmi, mektuplaşma romantizmi bekleyenlere daha gerçekçi ve ayakları yere sağlam basan bir hikaye sunuyor. Filmin kurgusu da mektupların yazılışına göre yapılmış.  Yıllara yayılan bir anlatı söz konusu. Yıllarca yazışan ve kitap alışverişi yapan iki karakter bir türlü görüşemese de arada kurulan bağ sempati uyandırmaya yetiyor. En çok da, artık mumla aradığımız saygılı ölçülülük, naif ilişkiler, internetin olduğu dünyada hissedilmesi zor duygulara odaklanması etkiliyor. Artık deneyimleyemeyeceğimiz naif ilişkilerle değişen toplumun masala dönüşmeyen gerçeklerini çok iyi birleştiren bir film.


Jeopardy

Barbara Stanwyck'in hayal kırıklığına uğrattığını görmedim hiç. Deniz kenarında kayalara sıkışıp sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan eşini kurtaracağım derken bir suçlu tarafından kaçırılan bir aile kadını rolünde bu kez kendisi. Bir eski Hollywood klasiği olarak yine mi femme fatale'e dönüştürecekler veya suçlu romantizmi mi yapacaklar derken aileyi yücelten bir sonuca varıyor. İkinci sonuç klasik gelebilir kulağa ama ilkini yapsalardı daha fenaydı karakterler ve filmin teması açısından, zira kaçak suçlunun temelde yaptığı şey taciz kesinlikle. Aslında Hollywood yapımcılarının kadın karakterlere bakış açısını görüyoruz Barbara Stanwyck'in buradaki karakteri aracılığıyla. Ya anne ve eş rolünde, ya da "yaramazlık" yapan femme fatale havasında davranarak hayatta kalması ve eşini kurtarması gerekiyor. Kaçak suçlu sonunda pek bir lütufkar davranıyor ama en azından suçluyla kocası arasında kalan bir kadın karakter saçmalığı görmüyoruz. Çekildiği döneme göre zekice hareket eden, güçlü bir kadın karakter. Aksiyona doyuruyor ve bir yandan da ikircikli duygular yaşatıyor özetle film. 


Fragments of Paradise

Jonas Mekas'ın yaşamını, vizyonunu, onu kendine özgü hale getiren yanlarını, göçe sürüklendiği aile geçmişini, New York'taki yaşamını, aile hayatını, çocuklarla ve kamerayla ilişkisini izliyoruz bu belgeselde. Her anını kameraya alırken var oluşunu sorgulayan Mekas'ı kameraya iten sebepleri de ilk elden irdeliyor yapım. Fani varlığımızın burukluğuyla yaşadığımız her an'ın güzelliğini birlikte hatırlatan bu çok özel ismin gecelerini filmlerini kurgulayarak geçirişi, o kendiyle baş başa filmlerine odaklanırken eşinin hissettiği yalnızlık, çocuksu neşesi, daha sonra Lost Lost Lost'ta detaylı anlattığı Litvanya'ya dönüş yolculuğu ve ailesine kavuşması, yaşlılığında çektiği kameraya ne kadar yalnız olduğunu haykırdığı an belgeselde etkilendiğim anlardan sadece birkaçı. Mekas'ın tanıdıklarıyla ve çeşitli yönetmenlerle röportajlar dışında kendi filmlerinden de görüntülere sahip film. Mekas'ı özlediğimiz anlarda dönüp dolaşıp ziyaret edeceğimiz bir güzellik. 


Tales from the Gimli Hospital

Bu ayki Guy Maddin çılgınlığı Kanada tarihine göndermeleriyle kafamı karıştırsa da biçimsel yönüyle yine şapka çıkardığım bir film oldu. Yine 20'lerle 30'lar estetiğini, kurgusunu ve sessiz film anlatısını kullanan bir film. Farklı hikayeler iç içe geçerken dağıldım bu kez. Bazı eleştirmenlerce Eraserheadvari tuhaf bir müzikal olarak değerlendirilmiş. O derece tuhaf olduğunu söyleyemem. Lynchvari değil de, Fritz Lang ve diğer sessiz ve klasik film yönetmenlerini andırıyor bence. Senaryoda hem bilindik öğeler var, hem de seyirci olarak mesafeli kalıyoruz. En azından ben böyle hissettim. 

---DİZİLER--- 


The X-Files (1 ve 2.Sezon Rewatch)

Liseden beri izlemediğim The X-Files'ı yeniden izlemek yapmam gereken en önemli işlerden biriydi. David Lynch'in vefatıyla bu yılın başlarında Twin Peaks'i bilmemkaçıncı kez yeniden izledikten sonra bunu kafama koymuştum ve bu ay 90'ların en önemli klasiklerinden birini tekrar izlemeye başladım. Birçok bölümün hafızamdan silindiğini gördüm izlerken. Mulder'ın kardeşiyle ilgili gelişmeler, hükümet komploları, gizlenen uzaylı gerçekleri en çok aklımda kalanlarmış. Gerisini her bölümde farklı bir olayın çözülmesinin de etkisiyle ilk kez izler gibiyim. Bu ay dizinin ilk 2 sezonuyla geçirdim seyirlik zamanımın çoğunu. Öncelikle dizinin atmosferiyle ışık ve gölge kullanımını, bitmeyen sonbahar kış havasını bu kez daha çok takdir ettim. Bilim kurgu öğeler, doğa üstü şüpheler ve fiziki kanıtlar arasındaki dengenin muazzamlığı bir yana, kendimi Mulder ve Scully'nin birleşimi gibi görmeye devam ettim. Gillian Anderson'ın Scully'sinin Kim Wexler'ın atalarından olduğunu da düşünmekten hoşlandım ister istemez. Vince Gilligan'ın yazdığı X-Files bölümlerine özellikle dikkat edeceğim bu kez. Soğukkanlılık, dengelilik, ölçülü bakış açısı ve tabii duygularıyla daha fazla çatışan bir karakterde Gillian Anderson'ın çömezliğini izlemek keyifli. David Duchovny de daha sonra ne yaparsa yapsın hep Mulder olarak kalacak gözümde. 


Long Story Short

Bojack Horseman'ın yapımcısının 10 bölümlük son animasyon serisi Long Story Short daha önce benzerlerine rastlamadığımız bir hikaye sunmuyor aslında. İşlevsiz aile hikayelerinin Yahudi bir ailede yıllar arasında gidip gelen versiyonlarından. Her karakter kendine özgü. Komedi dram dengesini iyi kurmuş. Klişelerle dalga geçerken detaylarıyla sevindiriyor. Bojack Horseman kadar çok boyutlu olmasa da severek izledim. 

Hiç yorum yok: