Çarşamba, Aralık 26, 2012

2012: Sevdiğim Filmler


Amour

Michael Haneke Amour ile yine Haneke'liğini yapıyor fakat bu filmdeki vurucu etkisi duygusal açıdan çok daha acımasız ve gerçekçi. Sanki bir yakınınınızın hikayesini izliyormuşsunuz hissi veriyor. Aşk, sevgi, şefkat, alışkanlıklar, çiftler ve aileyi sorgularken şiddeti ele alan diğer filmlerinden çok daha rahatsız edici bir tavırla izleyiciye çok farklı bir tokat vuruyor. Haneke'nin filminde boş laflar yok, sevginin gerçek göstergeleri var. Yoksa alışkanlıktan mı tüm bunlar diye düşündürmüyor da değil. Yakın planların pek yer almadığı mesafelilik, izleyiciyi yaşanan dram üzerine düşünmeye davet ediyor. Güvercinlerle birlikte.


 We Need to Talk About Kevin

Annelikle şiddeti rahatsız edici bir şekilde, etkili oyunculuklarla ve sağlam bir sinematografiyle ele alıyor film. Ayrıntılı yazım burada.


Pieta

Kim Ki Duk, şiddet ve suç filmleriyle ünlenen diğer Güney Koreli yönetmenlerin arasına katılmış Pieta ile. İyi de yapmış bence. İntikam üzerine artık yeni şeyler söylemek zor ve bir annenin bu konudaki cüretinin nerelere kadar gidebileceğine ilişkin Madeo ve Sympathy for Lady Vengeance kadar etkili olmasa da, Pieta'yı izleyip de sarsılmamak zor. Choi Min Soo'nun oyunculuğu mükemmel.

 Poetry (Shi)

Aslında 2010 yapımı bir film Poetry fakat bu yıl izlediklerimin en iyilerinden olduğu için bahsetmek kaçınılmazdı burada. Güney Kore yapımı film, adı gibi şiirsel ve hüzün dolu. Bir o kadar da gizemli. Bu kez torununun yol açtığı dramla boğuşan bir büyükanne var karşımızda ve belli ölçüde şiddet de var fakat son kertede, çevresindekilerden farklı bir kadın karakterin hikayesini anlatıyor film. Bir zamanların çekici ve güzel kadını hala kıyafet seçimleriyle çevresindekilerin dikkatini çekiyor ve ekonomik sorunlarına rağmen modaya olan abartılı düşkünlüğü sürüyor altmışlarındaki kadın karakterin. Alzheimer başlangıcıyla da hayatı artık farklı bir yöne doğru gidiyor ve bir süre sonra, hayatındaki en güzel şey şiir kursu ve yaşamda gözlemlediği yalın güzellikleri şiire dökme çabası oluyor.

 This is Not A Film

Jafar Panahi'nin yardım çığlığı bu belgesel. Senaryosu sansürden geçemeyince film çekmeme ve ev hapsi cezası verilen Panahi, hayalindeki filmi anlatmaya çalışıyor ve önceki filmleri üzerine konuşuyor. Ülkemiz sinemacılarının özellikle izlemesi gereken bir belgesel bu. Filme çekmediği senaryo için cezalandırılan sinemacı, yayınlanmamış kitabı için cezalandırılan yazar, sansürün otorite için dayanılmaz cazibesi.

 Le Havre

Aki Kaurismaki ve iyimser mesafelilikteki sosyal içerikli filmleri, bu yıl izlediğim en güzel filmler arasındaydı. Her filmini aynı derecede sevmesem de, Kibritçi Kız olsun, Drifting Clouds olsun, Bohemian Life gibi Jim Jarmuschvari yol filmleri olsun Kaurismaki'ye özgü mizah farklı bir soluk aldırıyor sinema seven bünyeye. Bir Fransız kasabasında geçen Le Havre da en sevdiklerimden oldu mültecileri ele alan ve boğmayan polyannacılıkla ilerleyen konusuyla.

 Pariah

Siyahi bir genç kızın tutucu ailesi ve çevresine rağmen gay olarak kendini kabul ettirmeye çalışması olarak kısaca özetlenebilecek olan Pariah, yılın en iyi Amerikan bağımsızlarından biri. Ergenlik, arkadaşlık ve aile üzerine sarsıcı bir film Pariah. Filmde hemen hemen tüm karakterler siyah ve bu kez figüran olan beyazlar. Bir Precious kadar ses getirmeyecek belki ama buradaki trajik hisler çok daha içimizden. Filmin müziklerine de dikkat kesilmeli.

Looper

Zaman yolculuğu hakkındaki filmler mantık hatalarına mahkumdurlar belki de. Looper zaman yolculuğunu konu edinen filmlerin iyileri arasında sayılabilir. Rian Johnson'ı Brick ve The Brothers Bloom ile sevdiyseniz, Looper'ı da seversiniz. Gişe filmi adı altında yapılan yüzlerce zirzopluğun arasında farklı kurgusu, pek güzel görselliği ve özellikle Bruce Willis'in sağlam performansıyla dikkat çekiyor Looper. Emily Blunt'ın köylü aksanını ve oyunculuğunu eğlenceli bulmuş olsam da, güçleri olan çocuk gereksizdi. Keyifli bir seyirlikti benim açımdan. Bazılarımızın filmi Joseph Gordon Levitt'in garip kaşlarıyla hatırlayacak olması üzücü.


The Hobbit: An Unexpected Journey

Hobbit'i roman olarak, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi kadar sevmem. Zaten sevmediğim kitapları daha çabuk unuttuğumdan, kitaptaki birçok şeyi unutmuşum. Sinema versiyonunu tarafsız bir bakış açısıyla ve çok yoğun beklentiler içinde olmadan izledim ziyadesiyle ve genel olarak memnun kaldım. Filmin en güzel yanları, Yüzüklerin Efendisi'ne yapılan göndermelerdi pek tabii ki. Bilbo'nun Gollum'la karşılaştığı sahnelerle Frodo'nun göründüğü sahnede hangimiz nefesimizi tutmadık ki? Troll ve diğer kavga gürültüler ise gereksiz yere uzundu. Cücelere hakkını çok güzel teslim ederek de sevgimi kazanan filmde gönül isterdi ki, Bilbo'nun kovuğunda biraz daha oyalanalım, o güzelim Shire'da biraz daha vakit geçirelim hobbitlerle ama yolculuk ve macera bir an önce başlamalıydı ki, Bilbo da kendi içine doğru yolculuğuna başlayabilsin. Thorin olarak Richard Armitage, yeni Michael Fassbender olursa şaşırmayın.


Rust and Bone

Un Prophete'in yönetmeni Jacques Audiard'ın yeni filmi Rust & Bone, yoğun dramatik hikayesini izleyiciyi boğmadan, duygu sömürüsüne mahal vermeden, dozunda bir sarsıcılıkla işliyor. Geçirdiği kazanın ardından yeniden hayata dönmeye çalışan Stephanie'yi canlandıran Marion Cotillard, ünlü bir oyuncu olmasının getirebileceği egolardan sıyrılmış bir halde en iyi performanslarından birini gerçekleştirirken, Matthias Schoenaerts'in canlandırdığı karakter, karakterinden beklenmeyecek bir duyarlılıkla ve saygıyla Stephanie'ye yaklaşırken yılın dikkate değer oyuncularından biri olduğunu gösteriyor Schoenaerts. Stephanie'nin suyla ve balinalarla olan ilişkisi ve bu yöndeki içsel yolculuğuna daha fazla yer verilseydi, daha etkili bir film olabilirdi Rust and Bone. Amerikan tarzı, "ana karakterinin dramatik öyküsünü kendini paralayacak şekilde oynayan ünlü oyuncu" klişesine yer vermemekle bir yandan takdir edilesi Audiard'ın tavrı, bir yandan da Cotillard'ın daha etkili olabilecek oyunculuğunu ve karakterinin öyküsünü geri planda bırakıyor. Sonuç olarak, ikisi de mükemmel olmaktan uzak karakterlerin ikilemlerini izlemek etkileyici bir sinema deneyimi.

 Cloud Atlas

David Mitchell'ın romanını buralarda ilk okuyup sevenlerden biri olarak, Cloud Atlas'ın sinema versiyonunun gereksiz yere görkemli olacağından ve sevdiğim karakterlerin heba edileceğinden korkuyordum. Cloud Atlas'ın sinema versiyonunun kurgusu, romanın kurgusundan biraz farklı bir şekilde ilerliyor. Bir filmden mutlaka belirli bir anlam ve sonuç bekleyenlerce hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde linç edilen filmde beni rahatsız eden ise, reenkarnasyon kavramının romandakinden daha fazla gözümüze sokulması oldu. Halbuki romanda bazı noktalar okura bırakılmıştı. İzleyiciler açısından da, belli ki tüm olayların ve karakterlerin birbirine bağlanması beklenmiş açık açık, oysa ki kimi detaylar dışında böyle olması gerekmiyordu romanı okuyanların bildiği gibi. Oyuncuların her bölümde bir şekilde görünüp farklı karakterleri canlandırmaları enteresan olmuşsa da, romanı bilmeyip yalnızca sinema versiyonunu izleyenlerce gereksiz yere kafa karışıklığına sebep olmuş gibi görünüyor. Mutlaka her bölümün birbirine bağlanmasını beklemeden, birkaç farklı öykü olarak izlenirse, daha fazla keyif alınacaktır filmden.
Oyunculara gelirsek, Tom Hanks'i özlemiştim ama yayıncısına saldıran mafyöz tip gibi bazı performanslarını aşırı buldum. Halle Berry'nin varını yoğunu ortaya koyduğu belliydi ve kendisini pek sevmesem de, oyunculuğu beklediğimden iyiydi. Romanda en sevdiğim karakter olan Frobisher için Ben Whishaw'dan uygunu düşünülemezdi zaten. Cloud Atlas müziği ise filmin belki de en güzel yanı. Timothy Cavendish'in çok bilmiş, bir parça pesimist alaycılıktaki eğlenceli editör kişiliği, filmde şapşal bir yaşlı adama dönüşüvermiş maalesef. Yine de, filmin en gülümseten bölümüydü Cavendish ve kaçak yaşlılar. Kore'de geçen bölümlerde aşk hikayesi biraz fazla ön plana çıkarılmışsa da, bir distopya olarak fena değildi. Bu bölüm tek bir film olarak çekilse ancak hakkı teslim edilir.  Sonuçta, her biri ayrı bir filme dönüşebilecek öyküler tek bir filmde bir araya getirilmeye çalışılınca, ancak böyle bir sonuç çıkıyor ortaya. Her şeye rağmen, yılın iyi filmlerinden. Sömürgeciliğin değişen yüzüne ilişkin kısa filmler olarak da görmek mümkün.

 Brave

Geleneksel olmayan tipi ve eğilimleriyle Prenses Merida'yı çok sevdim. Merida tıpkı Arya Stark gibi. Bir an önce prensi gelsin diye bekleyen sıkıcı prenseslerle dolu animasyonların arasında tünelin ucundaki ışık hissi veriyor Brave. Merida'nın asi halleriyle başlayan hikayesi bilindik bir şekilde başlayıp, daha çok bir anne-kız çatışmasını işliyor ve öykünün devamı çoğunluğu tatmin etmeyebilir bu açıdan. Pixar'ın masal diyarını işleme şeklini sevdim ben. Bu dünyaya daha fazla Merida lazım.

2012'deki diğer favorilerim ve eleştirilerimi içeren diğer yazılarım:

Polisse, Detachment, Atmen, Cafe de Flore, Moonrise Kingdom

Intouchables, Tyrannosaur, Les Geants, Monsieur Lazhar...

Melancholia, Hugo, 50/50, A Better Life, Miss Bala...

The Artist

Gişe Manzaraları

İngiliz Filmleri Günlüğü

2011: Sevdiğim Filmler

2013'e Kalanların Bazıları: Beasts of the Southern Wild, The Master, Argo, The Life of Pi, Anna Karenina, Les Miserables, The Perks of Being a Wallflower, Frankenweenie, Silver Linings Playbook, Hitchcock, On The Road, Sister, War Witch...

3 yorum:

selen dedi ki...

Gecen ay Istanbul'da (baska birkac sehirde de) Insan Haklari Film Festivali diye 3 gunluk bir festival organize edilmisti. Orada sirf Turkiyeli yonetmen diye merakimdan gidip Kuma'yi izledigime, gosterilen filmler arasinda bulunan Le Havre'i ise izlemedigime bin pisman oldum simdi yazini okuyunca...

Sera dedi ki...

Le Havre'ı seversin kesin. Bir şekilde bulup izlersin bence :)

efe dedi ki...

looper zaman yolculuklu mu vov bunu kesin izlemeliyim :)